 |
MERHABA DERİN DOSTLAR;
Yürekten bir selamlama ile başlattığım yazımın konusu ne olmalı
diye düşündüm bir süre...En iyi başlık, en güzel girişin sahibi
konu, "Sudan Karaya Geçiş" oluverdi biraz mecazi
anlamıyla... Belki de, bu kadar yakın bulmamız kendimizi sulara,
bundandır dedim ve -ikinci dünya şansı- olarak değerlendirdiğim
denizlerimizin, gerçekte -anavatanımız- olup olmadığını tartıştım.
Canlılığın kökeni hakkında araştırmalar yapan Evrim Bilimi,
insanlar tarafından yıllardır tartışılagelmiştir. Oysa Evrim
Bilimi diğer temel bilimlerden oldukça farklıdır. Fizik ve Kimya
gibi temel bilimler, kesin ve net sonuçlar ortaya koyarken Evrim,
her zaman gelişmelere ve araştırmalara açık olmuş, yalnız en
son kabul edilen, en mantıklı teoriyi sayfalarına dökmüştür.
Bu nedenle, inançlara dayanan yaratılış kuramları ile tarihi
boyunca çatışmıştır. Bunun dışındaki kuramlarda, örneğin "Kendiliğinden
Yaratılış" kuramında Francesko Redi; canlılığın kendiliğinden,
diğer cansızlardan ve birden bire ortaya çıktığını savunmuştur.
Çünkü Redi, yaptığı deneyde, kokuşmuş etleri incelemiş ve burada
kurtcukların oluştuğunu görünce, bu kurtların kendiliğinden
oluştuğunu düşünmüştür. Oysa et, dışarıdan her hangi bir tohum
veya yumurta giremeyecek şekilde izole edilince, canlı oluşumu
gözlenmemiş ve bu sav geçerliliğini yitirmiştir.
Daha sonra ortaya atılan "Moleküler Yaratılış"
kuramı ise; bilim çevreleri tarafından kuşkusuz denebilecek
şekilde kabul edilmiştir. Bu kurama göre; dünyanın oluşumu sırasında,
başlangıçta, hidrojen ve oksijen gazının ısıtılmasıyla patlarcasına
bir tepkimenin ortaya çıkması ve suyun oluşması sağlanır. Dünya
oluşurken gerekli enerji volkan patlamalarından ve güneş enerjisinden
elde edilmiş olabilir. Bu şeklide, su buharı ortaya çıkmıştır.
Volkan patlamaları nedeniyle, o devirde atmosferde, bu günkü
gazlar yerine amonyak(NH3), metan(CH4), karbondioksit(CO2) ve
bu üçünün birleşmesinden meydana gelen siyanit (HCN) vardı ve
havada serbest oksijenin olmayışı, canlılığın ortaya çıkışı
hakkındaki kuşkuları doğuruyordu.
Bütün sorun, canlı olmadan, canlılığın temel taşı olan proteinlerin,
bu bileşiklerle nasıl meydana gelebildiğini açıklamaktı. Oysa
üç milyar yıl önce oluşmuş olan Güney Afrika'daki bazı kayaçlarda
22 çeşit aminoasitin yani proteinlerin yapı taşlarının varlığı
saptanmıştı.
| Bu konuda en iyi ve kuşku götürmez denemeleri 1953 yılında
bir kimya öğrencisi olan Stanley Miller başardı.
Miller, tahmin edilen ilkel atmosferi taklit edip, metan
ve amonyağı su içerisinde çözerek bir cam balon içerisine
koyup, elektrik deşarjına tabi tuttu. |
 |
Buradaki elektrik deşarjı, atmosfer hareketlerinden dolayı ortaya
çıkan şimşekleri simgeliyordu. Dünyanın o evresinde bu koşullar
büyük bir olasılıkla milyonlarca yıl sürmesine karşın Miller,
24 saat sonra işleme tutulmuş bu karışımı incelemeye başladı.
Sonuç şaşırtıcıydı; amonyak, metan ve su buharından, elektrik
kıvılcımları sayesinde 24 saatte, bir çok bileşiğin yanı sıra
doğada en çok bulunan 3 amino asit oluşmuştu. Glisin, Asparajin
ve Alanin.
Öyleyse canlılığın oluşması için; su şarttır....
SUDAN KARAYA GEÇİŞİN GETİRDİĞİ SORUNLAR
Zamanımızdan 500 milyon yıl öncesine dayanan canlılığın sudan
karaya çıkışının çok uzun bir zaman alması, evrim konusunun
açıklanması en zor yönlerinden birini oluşturmaktadır. Özünde,
bir yaşam ortamından diğerine geçişin getirdiği yararların
yanı sıra, sayılamayacak kadar çok büyük tehlikeleri de vardır.
Suda yaşamaya uyum sağlayan canlılar için; serbest hava zehir
etkisi yaptığı gibi; karada yaşmaya uyum sağlamış canlılara
da su ortamı büyük tehlike yaratır. Bu tehlikeleri başlıca
3 başlıkta toplayabiliriz.
1. Ağırlığın Taşınması Tehlikesi : Sudan karaya geçişte
karşılaşılan ilk sorun, vücut ağırlığının nasıl taşınacağıdır.
Balıkların hücrelerindeki sitoplazmanın özgül ağırlığı, suyun
özgül ağırlığı ile hemen hemen aynıdır. Bu; balıkların suda,
kendi ağırlıklarını algılayamamalarını sağlar. Sitoplazma
için; hücrenin organellerinin dışında kalan boşluğu dolduran
sıvı kısımdır diyebiliriz.
 |
İşte biz insanların da hücre sitoplazmalarının özgül
ağırlıklarının tıpkı balıklar gibi, suya aşağı yukarı
eşit olması; bazı bilim adamlarınca, sudan geldiğimizin
açık kanıtı kabul edilir. Bu sayede, kocaman bir balina
dahi, suda ağırlıksızdır. |
Bazı balıklarda ise hava baloncukları ve diğer bazı özel
yapılar sayesinde, vücut ağırlığı yaşadığı ortama denkleştirilmeye
çalışılır. Halbuki karada yaşayan canlıların büyük bir kısmı,
vücut enerjilerinin %40 gibi büyük bir bölümünü, vücut ağırlıklarını
taşımak için kullanırlar.
2. Suyun Kullanımı : Canlı vücutlarının bir çok işlevini
yerine getirebilmesi için suya ihtiyaçları vardır. Buradaki
tehlike, suyun kara ortamında çok az bulunması ile başlar. Suyun
ve hatta nemin dahi korunması, idareli kullanılması şart olduğundan,
yardımcı bir takım yapıların gelişmesi zorunluluğu doğmuştur.
Özellikle boşaltım işlevi için su gereklidir. Oysa suda yaşayan
canlılar, zaten suyun içinde oldukları için suyu tasarruflu
kullanmalarını sağlayan yapılara ihtiyaç duymamış, geliştirmemişlerdir.
Ama örneğin çöl hayvanlarında suyun idareli kullanımı için bir
çok yardımcı mekanizma gelişmiştir. Bu nedenle; karaya çıkan
canlılarda öncelikle susama duygusunun geliştirilmesi gerekir
çünkü deniz canlılarında susama duygusu yoktur.
3. Sıcaklığın Korunması : Bilindiği gibi okyanuslarda
veya denizlerdeki ısı farklılıkları, karada olduğu gibi ani
değişiklikler göstermez. Kara ortamında gece ile gündüz arasındaki
ısı farkı dahi çok ciddidir. O halde, diğer büyük sorunlardan
biri de, gece ve gündüz ile mevsimsel ısı farklılıklarına uyum
gösterebilmektir.
Suyun üç hali olduğunu biliriz...Katı,
sıvı, gaz. İşte suyun, bu üç hal arasında yer değiştirirken
gösterdiği davranışlardan biri, bizim için hayati önem
taşır. Katı cisimlerin çoğunlukla sıvılardan ağır olduğunu
ve sıvılar içinde battıklarını biliriz. O halde buz parçaları
neden batmıyor veya batsaydı neler olurdu?!
Su, donma noktasını geçerken yani buz halini aldığında
hacmi genişler. Dolayısıyla sıvı olan sudan hafif olur
ve batmaz. Suyun üzerine çıkarak yüzen buz parçaları,
suların üzerini bir örtü gibi kaplayarak göl ve denizlerin
dibinin +4ºC 'de kalmasını sağlar. Dolayısıyla suyun bu
özelliği sayesinde canlılık korunmuş ve bugüne dek kalması
sağlanmıştır.
Aksi olsaydı, buz kütleleri dibe çökecek ve tüm canlılığı
ortadan kaldıracaktı. Üstte kalan kısmın ısısının korunamaması
nedeni ile de; üst kısımdaki su da zamanla donacak ve
kutuplardaki su kaynaklarımız, büyük bir buz kütlesinden
başka bir işe yaramayacaktı. Öyleyse bugünkü varlığımızı,
suyun donarken hacmini genişletmesine borçluyuz!! |
Nesem Demiray
Eğitmen Dalgıç / Biyolog
nesem@badim.com.tr
|
 |