Tekne Sahibi Olmanın Keyfi kadar Zorlukları da Vardır – 1

Ben bir boğaz çocuğuyum, deniz, tekne ve yelken ile hep haşır neşirdim.

Sonra tahsil hayatı, üniversite ve mezuniyet sonrası iş hayatı bir süre denizden uzak bıraktı ise de 1973 te evlendim ve Suadiye Çatalçeşme ye taşındım. O zaman daha sahilden denize girilebiliyordu, sokağın sonunda plaj bile vardı. İlk o zaman bir sandal aldım ve dıştan takma bir de motor.

Maliye de çalışıyordum, eşim de fizik öğretmeni idi. İş dönüşü sandalımıza biner ve birkaç saat balık tutardık. Ama o zaman balık da vardı denizde, çapari ile bir kocaman teneke doldururduk birkaç saat içinde. Bazen kırlangıç ve öksüzlerin de geldiği olurdu. Sandalıma katlanır bir direk ve latin bir yelken tertibatı da yapmıştım. Poyrazı arkadan aldık mı doğru adalar. Yıldız kayalıklarının feneri hizasından bakınca sahil yeşil ağaçların arasında azar azar görünen kırmızı kiremit damlardan ibaretti. Daha kat tahdidi kalkmamış ve beton yığınına dönmemişti oralar. Keyifli senelerdi.

Kadıköy yakası özellikle köprülerin yapılması ile çok hızlı ve şekilsiz büyüdü, çirkinleşti, kirlendi, yozlaştı. Deniz de bundan nasibini aldı. Kirlendi girmek şöyle dursun el değdirilmez hale geldi. Sahiller iğrenç yosunlar ve kokular ile doldu. Plajlar, çayhaneler kapanıp unutuldular. Biz de sandalı sattık.

Heybeli adada şimdi lüks bir otel olan Halki Palas, o yıllarda henüz orijinal ahşap binası ile tarih kokan bir antik oteldi ve pansiyon olarak işletiliyordu. Onun en üst katında iki oda iç içe ve önü ahşap çinko kaplı terası olan bir daireyi yazlık olarak tuttuk ve ta ki bina bir holdinge satılıncaya kadar çok hoş günler geçirdik orada. Harika bir manzarası vardı, Pendik sahillerinden Yeşilköy’e kadar geniş bir görüş açısı ve nefis güneş batışları unutulamaz. Sonra orijinal binayı bir yangında yaktılar ve yerine şimdiki beton kopyasını dikip muratlarına erdiler. Yazları adadan gidip geliyordum işime ve deniz tutkum kabarmıştı yine, çünkü kirlilik buralara gelirken biraz daha azalmış oluyordu. Tekrar bir yelkenli tekne yaptırmaya karar verdim. Ufuk adında bir arkadaşımla beraber Ayvansaray’a gidip bir tekne sipariş etmiştim ki bir aralık yanımdan ayrılan arkadaşım koşarak geldi ve siparişi durdurmamı çok daha uygun ve ehven bir alternatif bulduğunu söyledi. Ve biz yedi metre boyunda meşe ve kestaneden yapılmış bir takayı almış olduk her nasılsa.

Bostancı sahilleri kirli idi ama henüz deniz doldurulmamıştı ve sahildeki yalıların eskiden bakımlı plajları perişan halde metruk durmaktaydılar. Tan sokağının sonundaki yalı sahibi tekneyi plajına çekmemize izin verdi, bir sürü zorlukla karaya çektik. Şimdi bu takayı güzel bir yelkenli haline getirmek lazımdı ve arkadaşımın bu konuda parlak fikirleri vardı ama bu fikirler bir o kadar da hayalci ve uçuk olduklarından kısa bir zaman sonra arkadaşım da fikirleri ile beraber uçup gitti ve ben o lenduha ile baş başa kaldım.

Bir yıl kış ve yaz, çalıştığım bankanın mesaisinden sonra ve hafta sonları, hiçbir elektrikli alet kullanmadan (çünkü sahiline çektiğimiz yalı kapalı olduğu için elektrikleri de kesikti ve zaten elektrikli aletler epece pahalı ve nadirdi o zamanlar) el testeresi, keser ve rende ile uğraşarak, takayı bir kotra haline getirdim. Kamara ve güverteyi meşe yaptım henüz ithal ağaçlar gelmemişti çünkü.. Tik ise ancak bozulmuş gemilerden alınabiliyor ve çok pahalı geliyordu. Bostancı da şimdi sabit Pazar olan yerde dere kıyısında bir tekne imalatçısı vardı. Orada sekiz metrelik köknar ağacından direk yaptırdım. Bütün donanımını tamamen kendi muhayyilem ile Hasanpaşa da bir tornacı dükkanında tarif ederek başında durup yaptırdım. Balatta bir hurdacıda hem gaz yağı hem de benzinle çalışan 10 HP lik bir Rus su pompa motoru buldum buna aynı semtte bir tornacıda şanzıman yaptırttım, pervane ve şaftı ise Perşembe pazarında (o zaman istimlak olmamıştı ve dökümhaneler vardı orada) Artin usta hesapladı döktü ve hazırladı. Altına da pik den ağırlık döktürdüm ve aman aman ne kadar zor şartlarla getirip yerine takabildiğimi anlatsam inanmazsınız.

Bütün bunlar bazı arkadaşların ve her anımda yardımcı olan eşimin yardımları ile birer ikişer taşındılar ve monte edildiler. Yelkenleri ise ev de ben biçtim eşim dikti, dakron çok pahalı olduğu için iyi kalite polyester kumaş kullandık. Genoa yelkeni değişik olsun diye fıstık yeşili ve sarı bantlar halinde diktik. Gören bizim tekneyi hemen tanıyordu. Sonuçta bir yıllık gece gündüz verilen emeklerin semeresi alındı ve taka bir kotra olarak denize indi. Adını her anımda yanımda ve yardımımda olan eşimin ismi olan Işık koyduk. Çok kullanışlı bir tekne olmuştu.

devam edecek …

 

Kemal BARAL
Ekonomist – Amatör Denizci

barallar@isnet.net.tr

 

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

Ege’de gönüllü cankurtaran birliği

Türkiye’den Yunanistan’a geçmek için her gün onlarca bot Ege Denizi’ne açılırken, göç sırasında kazalara müdahale …