Anı – 2

Aylarca önceden programladığımız fotoğraf çekimleri için 27 Ekim 2001’de Marmaris Limanı’ ndan ayrıldık Ege’nin maviliklerine. Bütün yaz sezonun verdiği yorgunluk denizin o muhteşem iyot kokusuyla uçup gidiverdi bedenimden.

Kadırga Boğazı’ndan esen ince meltemle dolan yelkenlerle hem kendim hem de müşterilerim başka bir keyiflendik. Öğleye doğru sertleşen kuzey batı sağanaklarıyla Rodos kıyılarına birkaç mil kala tramola atıp Bozukkale Limanı’na hiç motor çalıştırmadan girdik. Bu arada poyraz o tatlı yüzünü bırakıp 8-10 knot esen gücüyle sonbaharı müjdelercesine çarmık tellerimizi geçip ıslığını hepimize duyurdu…

Elime haritamı alıp daha önce hiç avlanmadığım Kızılcaburun ve Karaburun Feneri civarını inceleyip hazırlandım. Bu dalışımda ilk defa 110’luk Cressi Carbon‘umu da deneyeceğim için ayrı bir heyecanlıyım. Daha önce kullandığım OMER Black Master‘dan sonra tamamen farklı bir malzeme kullanmak aslında biraz korkutuyor.

Masterda kullandığım 7mm. Inox şiş ve 20 mm. lastiklerin yerini,
Amerika’dan getirttiğim ve sadece Open Water Hunters denilen açık denizlerde marlin, orkinos vb. avcı balıkları vurmakta kullanılan ahşap zıpkınlara 5 veya 6 adet takılarak kullanılan doğal kauçuk lastikleri almıştım ve bu lastikler o kadar yumuşak ki neredeyse tek elle zıpkını kurabilecektim.

Ayrıca ilk defa Yunanlı arkadaşım Mihailis’ten aldığım taktikle oynar başlıklı klasik palamut yerine tel palamut kullanacağım, şiş olarak da İzmitli ağabeyim Fikri Ergül’ün imal ettiği 6.25 mm. yay çeliğinden yapılmış 150 cm.lik vibrasyonu neredeyse hiç olmayan bir malzeme olacak. (Neden tel palamut tavsiye edildiğini de birazdan açıklayacağım)

Saat 15:30 civarında Karaburun Feneri önünde suya atladım. Görüş tahmin ettiğimden daha az ve akıntıların getirdiği bütün pislik deniz yüzeyindeki beyaz köpüklerin içinde… Yalnız avlandığım için çok fazla
derin çalışmak açıkçası pek doğru değil ama yine de 25m. üzerine birkaç dalış yapıyorum ve gerçekten hayal kırıklığı…

Taşların üzerinde hiçbir yaşam belirtisi yok, böyle olunca balıklar için pek de cazip olmayan bir ortam var.

Asıl amacım da sinarit görebilmek olunca böyle bulanık bir ortamda daha fazla oyalanmadan çıkıp Kızılca Burun üzerine iniyorum. İki burun arasında bir mil civarında uzaklık olmasına rağmen burası çok farklı ve resmen sinaritler burada diye bağırıyor dip yapısı.

Hayal meyal seçebiliyorum taşları, herhalde 20 -22m. Nefeslenip ilk 5-6 metreyi palet vurup geçiyorum, dip iyice seçiliyor. Açığa doğru iki adet vadiye benzeyen düz taşlık uzanıyor, sadece bir tane yuvarlak taş ve yanında gizlenebileceğim bir taş daha var.

İşte bu iyi, dibe yaklaşırken zıpkın kabzasını iyice geriye çekiyorum (amacım görüntümü olabildiğince küçültüp fazla dikkat çekmemek. Zıpkının kabzasını atış halindeki gibi değil de tam tersine tutup, lastikler dışa gelecek şekilde namluyu kolunuza paralel ve uç omuz hizasında başınızın yan tarafında olacak şekilde pozisyonunuzu almanızı tavsiye ederim.)

Balık bekleyeceğim taşa 5-6m. kala palet vurmayı bırakıp süzülüyorum, tamamen hareketsiz olarak taşı önüme alacak ve vücudumu gizleyecek şekilde dibe uzandıktan sonra çok yavaş olarak gizlediğim zıpkınımı öne uzatıyorum. (Zıpkın kesinlikle dibe veya gizlendiğiniz taşın üzerine paralel olmalı ve bir defa yerleştikten sonra zıpkını ikinci kez hareket ettirirken çok ama çok yavaş davranmalısınız.)

İşte beklediğim görüntü; üç adet sinarit üzerime doğru gelmeye başlıyor. En sağdaki daha bir meraklı!

Carbon ile ilk atışım olacak. Balığın daha fazla yaklaşmasını beklemeden tam burnuna doğru bir atış yapıyorum. İnanılmaz birşey bu! Hayvan hiç ama hiç kımıldamadan şişin ağırlığıyla olduğu yere çöküyor.

Neden tel palamut kullanmam gerektiğini burada anladım: Zıpkın bu heybetine göre çok sessizdi ve lastiklerin boşaldığı anda çıkardığı o tok sesi çıkarmamıştı. Balığı şamandırama takıp birkaç metre daha yüzdükten sonra biraz daha derine dalmayı düşündüm (İki dalış arasındaki süre kendi performansınız ve sağlığınız için yaklaşık 4 dak. olmalı. Bilimsel açıklamasının çok uzun olabileceğini düşünerek yazmıyorum).

Nefeslendikten sonra tekrar aynı yavaş ve bütün hareketlerle
dibe süzüldüm, burası daha karanlık ve renkler kayboldu; herhalde 25′ in üzeri… Son nefes alındıktan sonra şnorkelinizi ağzınızdan çıkartırsanız sessiz olmanızı sağlayacaktır ve her defasında mutlaka çıkartılmalıdır.)

Daha tüfeği yerleştirir yerleştirmez etrafımın sinaritlerle çevrildiğini görüyorum. Hepsi 5kg. üstü olmalı diye düşünürken önümden geçen ilk balığın galsamasına doğru tetiği çekiyorum. Sonuç aynı; tüfek sessiz ve hayvan ne olduğunu anlamadan ipe geçiyor. İlk hareketinde makarayı 3-4m. açıp yavaşlıyor. Garanti yerden vurduğum için hiç umursamadan yüzeye tırmanıyorum….

Tekneye geri dönerken müthiş keyfliyim. Ege’nin ve Akdeniz’in iki kralını kandırmayı başardım!!!

Balık bekleme konusunda genel olarak tavsiyem (her cins balık için); her aşamada yavaş hareketler, sessizlik, ve dipte beklerken tamamen hareketsizlik, balığa direkt bakmamak, yanınızdan geçenlere zıpkını çevirmeye çalışmamak.

Eğer denemek istiyorsanız ki, denemelisiniz, zıpkınsız sığ sulara dalıp tabana uzanın ve etrafınızdaki küçük balıkların size nasıl yaklaştığını görün ve onları nelerin korkuttuğunu anlamaya çalışın. Bu denemeler ilerki günlerdeki avlarınızda size yarar sağlayacaktır.

Alttaki fotoğrafta Bodrum Spor Kulubü Serbest Dalış Takımı’nın Türkiye Şampiyonu olan sporcularını tanıtmak istiyorum :

Derya GÜNER, Ethem YAVAŞ, Osman BİLGİN, Derya AKBAŞ
Oturanlar : Hüseyin SERT, Mehmet ORMAN

Bütün dostlara sağlıklı dalışlar diliyorum. Lütfen önce spor ve doğaya saygı…

Derinlerde buluşmak üzere.

Ethem Yavaş
Bodrum Spor Serbest Dalış Takımı Sporcusu

flakatr@superonline.com

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

‘Karadeniz’de 5 bölge korunmalı’

Denizlerdeki canlı yaşamının korunmasına yönelik oluşturulan ve AB’nin desteklediği Coconet Projesi’nde Türkiye’yi Türk Deniz Araştırmaları …