Denizin Çağrısı

Nisan mayısa dönerken denizin üstü bir günde ışıldar, kıpraşır, canlanır. Artık kışın bittiğini, baharın geldiğini, hatta yaz güneşinin yavaş da olsa kendini göstermeye başlayacağını anlarız. Deniz kenarına gittiğimizde ya da “karşıya” geçerken hissederiz bu uyanışı. Bazen de sahilde dolaşırken denizin kokusu daha belirgin daha canlı gelir burnumuza. Taze yosun, gelip sahilde yumuşakça diz vuran dalgacıklar… Hafif, tek düze fışırtı… Hava ılınmışsa bekli de ayakkabılarımızdan kurtulup henüz ısınmamış suda yürürüz bir süre. Bir kayanın üzerine oturup ayaklarımızı serin denize sallandırırız. Bazen bir kayacık üzerine tüneyip gelen dalgacıklardan sakınarak avucumuzu deniz ile doldurup yüzümüzü yıkarız.

İşte bu enstantaneler denizin çağrısıdır.

Ama deniz çağırdığında başka duygular girdabında o an hayallere dalanlarımız da vardır. Yukarıda betimlemeye çalıştığım bir genelleme… Denizin çağrısı aslında bir fırtınadır. Bir ruh fırtınası, bir aslına dönüş dürtüsü, bir allak bullak oluş.

Vakti, saati geldiğinde hiçbir engel onu durduramaz. Günün herhangi bir saatinde, tan ağarırken sıcacık yatağınızda, gecenin kesif karanlığında, işyerinde en yoğun ve karmaşık hesapları yaparken, bir yudum rakıda, bir tek müzik cümlesinde, bazen bir fotoğrafa bakarken, bazen önünüzde yürüyen ve dalgalanan bir kalçada ansızın yakalar sizi.

Bu öylesine yoğun bir duygu selidir ki önünde durulmaz. En aklıselim kişi bile o anda bir rind olur çıkar.

Bir müptela gibi fellek fellek bir tekne arar insan. Boyu, posu, şekli önemli değildir o anda. Ne olursa olsun. Yeter ki artık bedenim karada olmasın. Islak güverte, eski oturak tahtası ama ille de bir teknede olmalıyım. Teknenin yarıp gittiği dalgalara elimi sokmalıyım. Kolum dirseğime kadar ıslanmalı, denizin tuzunu, kokusunu, o sevgilinin tarif edilmez zevk veren temasını hissetmeliyim. Özgürlüğü taa içimde hissetmeli, ruhumu yeniden bulmalıyım.

Adımınızı bir tekneye attığınızda aslında bir başka dünyaya dalarsınız. Hele palamarların çözülmesi ile “kara” ile bağlar tamamen kopmuştur. İster kürek, ister motor, ister yelkenle olsun yol almaya başladığınızda o “başka” evren perde perde açılır önünüzde.

Henüz 10–11 yaşımdayken annem babamla Fenerbahçe’de Belvü’ye akşam yemeğine giderdik. Yemekten sonra büyükler konuşurken koşa koşa dik duvarın önüne inen daracık merdivenlere koşar, küçük ahşap iskeleye bağlı bir tekne varsa atlayıverirdim içine. Orada saatlerce oturur, hayaller kurar, denizde ışık yansımalarını seyreder, hafif hafif sallanırdım. Çok defa baş üstünde kıvrılmış uyurken kaldırıp eve götürürlerdi.

Ruhuma kazınmış. Yaz kış hep güvertede uyudum. En soğuk dondurucu günlerde bile uyku tulumu içinde kafamda bir takke, bütün ısrarlara rağmen açık havada uyumayı yeğledim.

Limandan motorla ayrılıp teknenin başını rüzgâra verip de yelkenleri bastığımda ilk anda bir keşmekeştir yaşanan, yelkenler pırpırla, ıskotalar uçuşur. Bir süre sonra tekne yol almaya başladığında, motor stop ettiğinde düzen ve huzur geri gelir. Yanağımda rüzgâr, kulağımda akıp giden denizin sesi, elim yekede. O an “mutluluğun” ve iç huzurunun resmidir.

Güneş doğarken veya gece karanlığında tek başınıza hiç kürek çektiniz mi küçük bir koyda? Ruhunuzu arıttınız mı mordan yeşile, sarıya, ışığa dönerken karadaki renkler? Yakamozların peşinden sonsuza gittiğinizi hayal ettiniz mi gecenin içinde? Hayatın neşesini, ölümün huzurunu duydunuz mu Çanakkale boğazını geçerken? Teknenizle gurur duydunuz mu insanlar karadan size bakarken?

Evet, deniz çağırır! O çağırdığında da karşı koymak mümkün değildir. Cesaret gösterenlerimiz bu çağrıya uyuyor. Cesaret gösteremeyenler ise neden mutsuz olduklarının farkına varmadan inanılmaz bir iç sıkıntısı ile günü güne ekleyerek esaretlerini yaşıyorlar.

Temuçin Tüzecan haklı olarak “Bu çağrıya cevap vermek Türkiye’de hala büyük cesaret istiyor. Bunu yapabilenler gerçekten de kafayı “sıyırıp” bu işe giriyor. Gündelik yaşamın hızından, yoğunluğundan kaçma isteği önüne geçilemeyecek bir hal alsa da medar-ı maişet motorunun işletilmesi gereği elleri kolları bağlıyor”

./…

Temponun bizden hızlı olduğu ülkelerde ise durum tersi. Yeni eğilim şu: İnsanlar çalışma yaşamlarının ortalarına geldiklerinde denizlere açılıp gidebiliyorlar. Kimi çok fazla kırıp dökmeden, köprüleri yakmadan açılıyor, kimi hayatını farklı bir ray üzerine oturtarak, seçimim bu diyerek.

./…

Gerçekten niyetlenenler birleşin, otomobilinizi değiştirmeyin, tekne alın. “Biraz cesaret’” diyor.

Tabii ille de büyük bütçelerle tekne almak gerekmiyor. Tabii hiçbir şey bilmeden idare edemeyeceğiniz bir tekne de almak gerekmiyor.

Adım adım giderek inanın denizi, denizciliği, tekneciliği sevecek, kendinizi sevecek, doğaya başka bir gözle bakacak, ruhunuzu arıtıp bambaşka biri olacaksınız. Yepyeni bir çevre edinecek, sosyal tercihleriniz ve beğenileriniz değişecek.

Zaman zaman denizin sizi de çağırdığını düşünüyorsanız hadi “Biraz cesaret(!)”

 

M. CEM GÜR
Tekne Yapımı / Satımı

www.doryturkiye.com

 

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

‘Karadeniz’de 5 bölge korunmalı’

Denizlerdeki canlı yaşamının korunmasına yönelik oluşturulan ve AB’nin desteklediği Coconet Projesi’nde Türkiye’yi Türk Deniz Araştırmaları …