Dekompresyon Hastalığının Fizyolojik Mekanizması

Yüksek basınç altında atmosferik karışımın solunumu, kandaki gaz tansiyonunu artırır. Kanın artan gaz tansiyonuna bağlı olarak vücut dokuları ile arasında, gaz tansiyonuna bağlı bir yayılım gerçekleşir. Kan ile doku arasında oluşan basınç farklılığı, kandan dokulara doğru bir gaz yayılımına (difüzyon) neden olur. Yayılımla dokulara geçen gaz miktarı ile geçiş süresi; gazın sıvı içindeki çözünebilme özelliği, kan ile doku arasındaki gaz basıncı farkı, gazın içinde çözüneceği sıvının ısısı ve çözüneceği dokunun vasküler özelliği gibi bir takım faktörlere bağlıdır. Metabolik faaliyette kullanılan oksijen ve enerji üretimi sonucu açığa çıkan karbon dioksit, sıvılar içinde yüksek oranda çözünür. Soluduğumuz havada temel gaz olan nitrojen ise metabolik faaliyette kullanılmaz. Soluduğumuz havanın basıncının artması ile birlikte, temel gazların hepsinin akciğer ve dolayısıyla kandaki gaz tansiyonları da artar. Kan dokusunda artan basınçlarına bağlı olarak gazlar, kandan daha düşük gaz tansiyonuna sahip olan dokulara doğru yayılmaya başlar. Kandan dokulara doğru başlayan bu hareket, doku ve kanda bulunan gaz tansiyonları eşit hale gelinceye kadar devam eder. Dokuların yayılım sonucu daha yüksek oranda gaz tansiyonuna sahip olması durumuna saturasyon denir.

Dokuların yapısı gereği ne miktarda nitrojen çözdükleri, yapılarındaki sıvı ve yağ oranı ile ilgilidir. Örneğin, nitrojen yağlarda suya oranla 5,3 kat daha fazla çözündüğünden, yağlı dokularda nitrojeninin çözünmesi daha uzun zaman alacaktır. Kısa dalışlarda sadece su oranı yüksek dokular nitrojene doyar. Kan akışı da dokuların gaz alımında belirleyicidir. Yüksek kan akışına sahip dokular daha hızlı bir şekilde nitrojene doyar. Dekompresyon (çıkış) sırasında akciğer ve kandaki nitrojen kısmi basıncı, ortam basıncının azalmasına paralel olarak düşer. Böyle bir durumda sature olan (yani nitrojene doyan) dokularda, kana ve akciğerlere oranla gaz tansiyonu daha yüksek seviyede nitrojen bulunur. Dekompresyon evresinde, başlangıçtakinin tam tersi yönde bir yayılım gerçekleşir; daha yüksek gaz tansiyonuna sahip olan dokulardan kana doğru gaz yayılımı başlar. Kanda yükselen gaz tansiyonu da gazın akciğerlere yayılmasına sebep olur. Akciğerlere ulaşan gaz da vücuttan solunumla atılır.

Yağ dokular daha yavaş hızda nitrojenle yüklenebildiğinden, sahip oldukları nitrojeni dokularından atmaları da daha uzun sürer. Buna benzer olarak, kan akışının yavaş olduğu bölgelerde de (avasküler), doygun dokuların yapısındaki nitrojenin uzaklaştırılması (desaturasyon) uzun sürmektedir.

Eğer dekompresyon (çıkış) hızlı bir şekilde gelişirse, yani ortam basıncı aniden ya da olması gerektiğinden daha hızlı bir şekilde düşerse, kan ve doku yapılarında çözünmüş (eriyik) olarak bulunan nitrojen taşınamayacak hale gelir. Ortam basıncının aniden düşüşü, oksijen ve karbon dioksit gazlarının da yüksek basınç değerlerine ulaşmasına sebep olur. Ancak oksijen metabolizmada tüketildiğinden, karbon dioksit de nitrojene kıyasla oldukça hızlı çözünebilirliğe sahip olduğundan sorun çıkarmaz. Nitrojen atıl (inert) bir gaz olduğundan, sabit basınç altında vücutta herhangi bir şekilde azalma veya artama durumu göstermez. Eğer hızlı dekompresyon sonucu dokular nitrojence aşırı doygun (supersature) hale gelecek olursa, nitrojenin dokulardan kana yayılımı değişim gösterir. Normal yayılımına doku sıvısı içinde çözünerek devam eden nitrojen, ani basınç değişiminde form değiştirerek sıvı içinde gaz kabarcıkları haline gelir (nitrojen yavaş yayılım gösterdiğinden ani basınç değişimine ayak uyduramaz). Bazı araştırmalarda, dalış sonrası çekilen röntgenlerde bu tip kabarcıklar tespit edilmiştir. Kabarcıkların daha çok kan akımının yavaş olduğu ve/veya yağ oranının yüksek olduğu dokularda ortaya çıktığı saptanmıştır.

Kan dokusundaki kabarcıklar ilk olarak Robert Boyle tarafından 1670 yılında gözlenmiştir. Boyle araştırmasında, bu kabarcıkların kan akışına engel olabileceğinden de söz etmiştir Boyle (1670),Godman(1961). Ancak kabarcığın ne gibi zararlarının olabileceği, henüz Boyle araştırmasını sonuçlandırdığında bilinmemekteydi. O tarihlerde dekompresyon hastalığı etkeni olabilecek herhangi bir yüksek basınçlı hava ortamı yaratacak düzenek, yetersiz teknoloji yüzünden yoktu. Bu teknoloji ancak 1819 yılında kullanılmaya başlanmıştır. İlk kez dekompresyon hastalığı 1841 yılında Triger tarafından rapor edilmiştir. Ancak 19yy. sonu 20yy. başlarına kadar bu hastalığın sebebinin kandaki kabarcıklar olabileceği tam olarak kabul edilmemiştir.

devam edecek

R.Yaşar Tarakçı
3* Eğtimen Dalgıç / Öğretim Görevlisi

Ata Burak Çakaloz
2* Eğitmen Dalgıç

info@belugadivecenter.com

Yazı Dizisinin Diğer Bölümleri<< Dekompresyon HastalığıDekompresyon Hastalığının Fizyolojik Mekanizması >>

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

Ege’de gönüllü cankurtaran birliği

Türkiye’den Yunanistan’a geçmek için her gün onlarca bot Ege Denizi’ne açılırken, göç sırasında kazalara müdahale …