Sessiz Dünya – 2

Gerçektende profesyonel balıkçılar bizden şikayetçiydiler. Balıkları ürkütüp, kıyılardan kaçırdığımızı, denizdeki ağlarını tahrip ettiğimizi sepetlerinden ıstakozları aşırdığımızı iddia ediyorlardı.

Bu şikayetler çoğalınca, profesyonel balıkçıların resmi müracaatlarını da dikkate alan hükümet , nefes alma cihazları, basınçlı havayla veya patlayıcı maddeyle çalışan sualtı tüfeklerini yasak etti. Bu çeşit avcılık için özel bir iznin bulunması şart koşuldu. Böylece, amatör su altı balıkçıları, balıkadam kulüpleri kurmak zorunda kaldılar.

Yeryüzündeki bütün amatör balık avcıları bir araya gelmiş olsalar bile, denizlerdeki balıkları tüketemezlerdi. Deniz, çok geniş bir su kitlesiydi. Fakat, amatörlerin avlanabilecekleri kısımlar, bir nehirden daha geniş değildi. Bu dar şerit içinde yaşayan balıklar, kıyılardan uzaklaşarak çok derinlere kaçmışlardı. Ancak, yumurtlama mevsimlerinde biraz kıyıya yaklaşıyorlardı. Buna rağmen, yumurtalarını bıraktıkları bölgeler, üremeleri için tehlikeli sayılabilirdi. Açık denizlerdeki iri balıklar da, amatör balıkçıların silahlarından nasıl kaçacaklarını öğrenmişlerdi.

Bu kıtlık döneminde Didi, yüz kilo balık yakalayacağını iddia etti. On metreye beş defa daldı. İlk dalışında otuz yedi kiloluk torik yakaladı. Öteki dalışlarında dört kocaman leniya balığıyla dışarıya çıktı. Zıpkınladığı yüz kiloya yakın dev bir balığı, yardımlarımıza rağmen yakalayamadı.Bizim için en büyük düşman soğuktu. O yıl nisandan itibaren denize girmeğe başlamıştık. Soğukla mücadele ederek, avlanmaya çalışıyorduk.

O yıl bizden uzakta olan Philippe Tailliez, aynı günlerde donma tehlikesi atlatmıştı. Dev yapılı köpeği, Philippe Tailliez’in üzerine yatarak, arkadaşımızı donarak ölmekten kurtarmıştı.

Bu sonuncu olay, bizi soğukla ciddi olarak, mücadele etmeğe zorladı.
Çok üşüyen bir insan olduğum için, dalış mevsiminden önce, uzun bir süre uğraşarak, kauçuk ince elbiseler hazırladım. Bunların dış görünüşleri bir hayli komikti. Beni soğuğa karşı muhafaza etmelerine rağmen, belirli bir derinliğin altında veya üstünde denge sağlayamıyordum. Bazen dibe çökmemek, bazen de su üstüne çıkmamak için savaşmak zorunda kalıyordum. Bu elbiselerin başka bir mahsuru da, içindeki havanın belirli bir yerde toplanmasıydı. Bazen baş tarafım, bazen de ayak tarafım hafifleşiyordu. Havanın toplandığı taraf, yukarıya doğru çevriliyor, beni suyun içinde bir hacıyatmaza benzetiyordu.

Ancak, 1946 yılında ideal elbiseyi imal edebildim. Şu anda bile çok soğuk sularda uzun süreli dalışlar sırasında,bu elbiseyi kullanıyoruz. Verilen nefes elbisenin içinde dolaşabildiği için hem dengeyi koruyor,hem de üşümeyi önlüyor. Pis hava , ayak ve baş taraftaki iki sübaptan dışarıya atılıyor.
Didi de yakın bir tarihte kauçuk ipliklerden dokunmuş hafif bir elbise yapmayı başardı. Bununla,çok soğuk olmayan mevsimlerde on beş veya yirmi dakikalık dalışlar yapmak mümkün oluyor. Sağladığı manevra serbestliği bakımından ideal bir elbise olduğunu söyleyebilirim.

Çıplak dalışlarımız sırasında , kendimizi inci veya sünger avcılarına benzeterek, gururlanıyorduk. 1939 yılında Tunus’un güneyindeki Cerba adasında altmış yaşında ihtiyar bir adamın ağır bir taşa tutunarak 42 metreye daldığını görünce, boşuna gururlanmış olduğumuzu hissettik. Üstelik bu adam dipte iki buçuk dakika kalıyordu.

Cerba adasındaki ihtiyardan bu dersi aldıktan sonra, dalgıç Le Prieur’ün keşfetmiş olduğu bir cihazı kullandık. Basit ve güvenilir bir cihazdı bu… Fakat, daha mükemmelini bulmak için sonsuz bir ihtiras duyuyordum. Daha uzun bir süre suyun altında kalmamızı sağlayacak, otomatik çalışan bir cihazı hayalimde yaşatıyordum.

Bu sonsuz ihtiras meyvasını vermekte gecikmedi. Pluton’un ve Suffren’in silahçı ustaları direktiflerime uygun olarak, kapalı devreli bir cihaz hazırladılar. Sodyumlu kireç ve oksijen bulunan iki küçük çelik tüp, bele sarılan bir otomobil iç lastiğine yerleştirilmişti.
Sessiz çalışan, güzel bir cihazdı. Cagueiranne civarında, Garonne kayalıklarında sekiz metre derine indiğim zaman gözlerimin önünde yepyeni bir alem canlanıverdi.

Oksijenin on beş metre derinliğe kadar tehlikesiz olduğunu biliyordum. Buna rağmen Plurton’un iki tayfasından, bir sandalla daldığım yerde beni beklemelerini rica ettim.

Dalışımın ilk anlarında kendimi çok iyi hissediyordum. Derinlere doğru yüzmeğe başladım. On beş metre derinlikte, dülger balıklarına rastladım. Yanlarına kadar sokulmaya muvaffak oldum. Yanımda tüfeğim olmamasına rağmen kocaman bir levreğin peşine takıldım. Bu takip bir kayanın dibine kadar devam etti. Sonra süratle benden uzaklaştı. Daha derinlerde, saldırgan bakışlı kocaman bir denti tembel tembel dolaşıyordu. Ona doğru yüzdüm. Tehlikeyi derhal anlayarak, aradaki uzaklığı korumaya çalıştı.

Bu sırada dudaklarımın titremeğe başladıklarını hissettim. Göz kapaklarım da kapanmak üzereydiler. Hemen belimdeki ağırlığı attım. Belkemiğim bir yay gibi kıvrıldı. Kendimi kaybettim. Tayfalar suyun üstünde çıkan vücudumu görerek, kayığa çekip, almışlar.
Bir kaç gün bütün adalelerim ağrıdı. Kazanın gerçek sebebini kestiremiyordum. Tek düşüncem, sodyumlu kireç tüpünün bu çeşit dalışlar için yetersiz olduğuydu.

Bütün kışı Suffan harp gemisinde geçirdim. Daha mükemmel bir oksijen cihazı imal etmeğe çalıştım.

İlkbaharda Porguerolles’a dönerken, yeni cihazımla on beş metreye daldım. İlk anlarda, bir yıl önceki gibi ümitliydim. Fakat kısa bir süre sonra aynı hayal kırıklığını uğradım. Bu sefer bayılmak üzere olduğumu daha önceden hissetmediğim için, belimdeki kurşun külçesini atmayı düşünememiştim. Baygınlığım sırasında ağırlıktan nasıl kurtulduğumu hatırlamıyorum. Yarı boğulmuş bir halde kurtarıldım. Bu denemeden sonra bir süre için oksijen cihazıyla uğraşmaktan vazgeçtim. Halbuki bahriyede oksijen başarıyla kullanılıyordu.

1939 yılında, ağustos ayının sonuna doğru, bir ziyafette konuşurken bütün dünyayı içine alacak bir savaşın on seneden önce başlamayacağını iddia etmiştim. Bu ziyafetten dört gün sonra, gizli bir görevle güneybatıya doğru yol alan bir harp gemisinde bulunuyordum. İkinci Dünya Savaşı başlamıştı.

Bu savaş sırasında, 1942 yılında ilk önce Japon dalgıçları fiili olarak görev aldılar. İtalyan, İngiliz, Alman ve Amerikan bahriyesine bağlı kurbağa – adamlar savaşın kaderinde rol oynadılar. Bize gelince, bu konuda varlık gösterememiştik. Ancak , 1945 yılında orduya bağlı olarak dalgıç ve yüzücüler konusu ele alındı.

Harp başladıktan bir yıl sonra, Marsilya’daki “Deniz Karşı Casusluk” teşkilatında görev aldım. Bölüm komutanımız boş zamanlarında dalış denemeleri yapabilmem için her türlü yardımı ve kolaylığı gösterdi. Bundan yaralanarak ilkel bir cihaz olan fernes cihazını denedim.

Denizin üstündeki bir kompresör, dalgıca gerekli olan havayı bir boru aracılığıyla gönderiyordu. Hava, başlığa yerleştirilmiş olan bir sübaptan geçerek, ağza kadar ulaşıyordu. Böylece dalgıç rahatça nefes alabiliyordu. En önemli sakınca, bir boruyla dışarıya bağlı olmaktı. Bununla beraber, dalma zevkini tatmin etmek mümkündü.

1942 yılında, Embiez’de, mouliniere kıyılarında fernez cihazıyla dalışlar yapıyorduk. Biz, oraya gitmeden önce bu kayalık kıyı, balıkların cennetiydi. En ufağı yedi, en büyüğü otuz kilo olan lerniyalar kayaların diplerinde sürüler halinde dolaşıyorlardı. Bunların aralarında ise barbunyalar bir balık bulutu gibiydiler. Bizden korkmuyorlardı. Kauçuk paletlerimizin arasında rahatça dolaşıyorlardı. Bu balık bolluğu bizi coşturmuştu. Yiyebileceğimizden daha çok lerniya yakaladık. Fernez cihazı da bu sebeple aramızda lerniya pompası adını aldı.

Yazı Dizisinin Diğer Bölümleri<< Sessiz Dünya – 1Sessiz Dünya – 3 >>

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

‘Karadeniz’de 5 bölge korunmalı’

Denizlerdeki canlı yaşamının korunmasına yönelik oluşturulan ve AB’nin desteklediği Coconet Projesi’nde Türkiye’yi Türk Deniz Araştırmaları …