Sessiz Dünya – 8

1942 yılında, bir kasım gecesi, uçakların gürültüsüyle uyanmıştık. Yataktan kalkıp radyonun düğmesini çevirdim. Cenevre radyosu Hitler’in sözünde durmayıp Toulon’u ve tersaneleri işgal ettiğini bildirdi. Fransız donanması, intihar etmişti. Spiker kendi kendini batıran gemilerin isimlerini sıralamıştı. Bu gemiler arasında Suffren ve Dupleix kruvazörleri de vardı. Ben bu iki gemide de görev almıştım. Radyonun önünde ağlamaya başlamıştık. Bambaşka bir sevgi ile bağlanmış olduğum bu iki geminin batışı bizi çok etkilemişti.

Daha sonraki günlerde, Almanları İtalyanlar izlemişlerdi. Limanları ele geçiren İtalyanlar, tersaneleri tahrip etmişlerdi.

O günden beri batık gemileri hayalimizden uzaklaştıramıyorduk. İlk baharla beraber başlayacak olan dalış mevsiminde sadece batık gemileri ziyaret edecektik. Enteresan filmler çekebileceğimiz de ümit ediyorduk.

O sırada Fransa’nın güney kıyılarını İtalyan’lar işgal etmişlerdi. Profesyonel balıkçılarla beraber denize açılmamıza izin vermiyorlardı. Onlara, uluslararası Deniz Araştırma Komitesinin özel olarak vermiş olduğu izin belgesini gösterdik. Üstelik bu Komitenin başkanı bir İtalyan amiraliydi. Buna rağmen, sahilden uzaklaşmamıza izin vermediler.

Almanlarla durum daha başka türlü oldu. Uluslararası komitenin bize vermiş olduğu belgeyi saygıyla karşıladılar. Hiç bir üzücü olayla karşılaşmadan dilediğimiz gibi çalışabildik.

Düşündüğümüz gibi batık gemileri bulmak kolay bir iş değildi. Hemen hemen hepsi limanların veya dolaylarındaki derinliklerde yatıyorlardı. Bazılarının bulundukları sular karanlık ve bulanıktı. Böyle gemilerin filmlerini çekmek de çok zordu. Ancak, berrak sularda yatanlar işimize yarayabilirlerdi. Fakat bunları bulmak da kolay değildi. Hiçbir harita veya hiçbir dergide bu gemilerin yerlerine rastlayamıyorduk. Bu işle ilgili olanların bilgileri de çok noksandı. Tek çaremiz, kurtarma işine katılanları, balıkçıları veya dalgıçları sorguya çekmekti.

Dalışın insan yapısındaki etkileri hakkında çok az şey biliyorduk. Bu sebeple tedbirsizce hareket etmemeye çalışıyorduk.

Rıhtımlarda sıralanan meyhanelerde, kahvelerde bir çok balıkçıyı sorguya çektik. Batık gemiler hakkında onlara kesin bilgi veren en önemli araç, balık ağlarıydı. Bu ağlarda, insan eliyle yapılmış eşyalar çıkınca orada batık bir gemi olduğuna inanıyorlardı.

Balıkçıların verdikleri bilgilere dayanarak dalışlar yapıyorduk. Bu dalışların çoğu, sonuç vermiyordu. İşaret edilen yerde, parçalanmış ağlardan başka bir şey bulamıyorduk. Fakat, bazen yorgunluklarımızın karşılığını da görüyorduk.

İlk olarak, Toulon yakınında, on beş metre derinlikte kendi kendini batırmış olan, bir açık deniz römorkörüne gittik.

Bacası ve direkleri suyun üstüne çıkmıştı. Bacadan içeri daldık. Uzun yosunlar yolumuzu kesti. Midyeler, hava deliklerini tıkamıştı. Balıklar, bize aldırış etmeden serbestçe dolaşıyorlardı. Cenevreli dalgıç Gianio da bizimle beraber gelmişti. Adımlarının her biri, kumlarla karışık bir yosun bulutunu havalandırıyordu. Gianono’nun yürüyüş tarzı bir sıçrayışa benziyordu. Kurşun kalıplarıyla ağırlaşmış pabuçlarını kaldırarak, adım atması çok zordu. Çömeliyor, kuvvetini topluyor, bir kurbağa gibi ileri fırlıyordu.

Gianino, makine dairesinin üstüne gelince, bir kapağı kaldırdı. Geniş delikten içeri daldı. Gözden kayboldu. Frederic Dumas, bir saniye bile tereddüt etmeden, aynı delikten kendini boşluğa bıraktı. Makine dairesine ulaştı.

Deniz bitkileri geminin içini istila etmişti. Makine dairesinden sonra uzun ve dar bir koridor, yemyeşil bir ışıkla aydınlanan bir boşlukla sonlanıyordu. Burası geminin arka kısmıydı. Frederic Dumas, oraya hemen girmek istemedi.

Geminin içindeki gezimize devam ettik. Telsiz kamarasının kapısından başımızı içeri uzattık. Kamara bir kaç saniye önce terk edilmiş gibiydi. Yeşil bol bir ışıkla aydınlanmıştı. Daha ileride mutfağın önünde durduk. Kırılmış testiler, bembeyaz bir tencere ve bir kahve güğümü gözümüze çarptı. Demir fırının üstünde hala pırıl pırıl parlayan alüminyum bir tencere vardı.

Başka bir gün Le Mars adındaki savaş gemisine gittik. Le Mars, Toulan’a yakın bir yerde, yirmi metre derinlikteydi.45 derecelik bir açıyla sol tarafına yatmıştı tamamıyla yosun tutmamıştı. İrili ufaklı balıklar,gemiye girip, çıkıyorlardı. Yanlarına kadar gittiğimiz halde,bizden kaçmadılar. Vücudumuza sürtünerek yollarına devam ettiler

Kocaman levrekler bize açlığımızı şiddetle hissettirmişlerdi. Karada ,ocağın üstünde duran boş tencereleri düşünen Dumas ,tahrik edici bu manzaraya daha çok tahammül edemeyerek ,su üstüne çıktı. Birkaç saniye sonra tüfeğiyle geri döndü. Tüfeğini üst üste ateşleyerek, üç levrek yakalamaya muvaffak oldu.

Gerçek anlamıyla ilk derine dalışımız, batık Dalton’da araştırma yapmak için olmuştu. İşte bu dalışta Dumas’ın o ana kadar gizli kalan bir tarafını keşfetmiştik. Batık gemilerden kendine fayda sağlamak için, bulduğu eşyaları dışarıya çıkartıyordu. Dalış yaptığımız zaman Dumas, geminin aranmadık hiç bir tarafını bırakmıyordu.
Daltondaki araştırmalarımız sırasında, içimizde cesaretli hareket eden yine Dumas’dı. Tailliez, bu gezinti sırasında hatıra olarak birkaç pirinç fener aldı. Fakat Dumas’ın gözü doymak bilmiyordu. Her dalışında, yukarıya geminin gümüş takımlarıyla mutfak eşyasını taşıyordu. Dumas’ın yenide bir ev kuracak kadar eşya topladığını tahmin ediyordu.

Uzun uğraşlar sonunda Dumas, Daltonún yirmibeş yıldan beri su dibinde yatan mutfak ve sofra eşyalarını çıkartmaya muvaffak oldu. Fakat bu eşyalar, karaya çıktıktan sonra, ufak bir temasla kırılıp parçalara bölünüverdiler. Bu çalışmalar böylece boşa gitmiş oldu.

Yazarlar: Jacques – Yves Cousteau ve Frederic Dumas
Tercüme eden: Necat Coşkun

Yazı Dizisinin Diğer Bölümleri<< Sessiz Dünya – 7Sessiz Dünya – 9 >>

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

‘Karadeniz’de 5 bölge korunmalı’

Denizlerdeki canlı yaşamının korunmasına yönelik oluşturulan ve AB’nin desteklediği Coconet Projesi’nde Türkiye’yi Türk Deniz Araştırmaları …