Sessiz Dünya – 16

Balıkadam olarak en enteresan define araştırıcılığına, Yeşil Burun takım adalarına dahil Do Sal adasında tesadüf ettik. Bu ıssız yerde, bir adam Elie-Monnier’e çıkmış, bizi samimi bir ifadeyle selamlamıştı. Cote d’Azur’un en ünlü dalgıçlarından birisiydi. Ona:

– Burada ne işiniz var? diye sorduk.
– Batık geminin mallarını çıkartıyordum.
– Kimin hesabına çalışıyorsunuz?
– Kendi hesabıma…..

Bu adam bizimle alay mı ediyordu? Fakat, sözlerinin gerçek olduğunu ispat etmek için, bize bazı resmi izin kağıtları gösteriyordu. Bunları tetkik ettik. Adamın haklı olduğunu kabul etmek zorunda kaldık.

Gemi, sekiz metre derinlikte batmıştı. Adam, nargile denilen, ilkel bir araçla dalıyordu. Acaba gemiden ne çıkartıyordu? Gümüş veya altın külçeleri mi? Bunu kendisine sorunca, ciddiyetle:

– Kakao taneleri çıkartıyorum, diye cevap verdi. Gemide dört bin ton kakao var. Ambar kapaklarını açtım. Rahatça çalışıyorum.

Oradan ayrılmak üzere olduğumuz için, adamın doğru söyleyip, söylemediğini araştıracak vaktimiz yoktu. Fakat Dakar’dan geçerken, sigorta şirketlerinden birinin acentası bize:

– Rastladığımız adam doğru söylüyor,dedi. Bizim hesabımıza çalışıyor. Malı kurtarmak için, klasik vasıtalara ihtiyacımız yok. Sadece kelebek yakalamak için kullanıyoruz.

Dumas, şaşkın bir ifadeyle:

– Kelebek ağı mı? diye sordu.
– Evet!… Yanlış işitmediniz! Kakao çuvalları ambarın içinde yüzüyorlar. Rastladığımız dalgıç, her sabah yerli bir kayıkçının yardımıyla batık geminin üstüne demirliyor. Ambara girip, bir bıçakla çuvalları parçalıyor. Kakao çekirdekleri sudan hafif oldukları için, denizin üstüne çıkıyorlar. Sandalda kalan yerli kayıkçı, kelebek ağıyla bunları topluyor. Sandal dolunca, sahile götürüp boşaltıyor. Kısa bir zamanda malın hemen hemen yarısını kurtarmış durumdayız.
Bir yıl sonra aynı dalgıca Cote d’Azur’de tekrar rastladık. Tamamıyla sıhhatli bir görünüşü vardı. Kısa bir konuşmadan sonra, Do Sal adasından zengin olarak döndüğünü öğrendik. Gülerek, bize:
– Denizlerin dibinde, hazineler yatıyor! dedi

Derinlik sarhoşluğu her an bizi meşgul ediyordu. Gerçek sebebini öğrenmek zorunda olduğumuzu hissediyorduk. Bunun için de, mümkün olduğu kadar derine inerek, denemeler yapmamız gerekiyordu. Dumas’ın 1943’teki raporundan beri, D.A.C. bu konuda gereken bütün belgeleri toplayıp, bir dosya meydana getirmişti. Fakat, bu konuda bütün bilgilerimiz teoriden ileriye geçemiyordu.

O güne kadar sistemli denemeler yapmamış olduğumuz için, 1947 yılı yaz aylarını, bu çeşit denemelerin hazırlıklarıyla geçirdik.

Amacımızın rekor kırmak olmadığını belirtmek zorundaydım. Her şeyden önce, tek hedefimiz dalışlarımızdan sonra, suyun üstüne sağ ve sıhhatli olarak çıkmaktı. İçimizde en cüretkar olan Dumas bile, gözü kapalı olarak kendisini tehlikeye atmamıştır. İndiğimiz derinliği derece derece çoğaltışımızın sebebi, derinlik sarhoşluğunun başka türlü tecrübe edilmesine imkan olmadığı içindir. Bu arada, en modern cihazlarımızı kullanarak, çıplak vücutla ne kadar derine inebileceğimizi de tespit etmek istiyorduk. Denemelerimizi sonsuz bir titizlik ve dikkatle inceliyorduk. O güne kadar hiç bir balıkadam, Dumas’ın ulaştığı 62 metrelik derinliğe inememişti.

Derinlikler, ucuna büyük ağırlıklar bağlanmış iplerle ölçülüyordu. Her beş metrede bir beyaza boyanmış ve bir etiketi imzalıyor, eğer imkan bulursa basit bir cümle yazıyorlardı. Dalış sırasında lüzumsuz yorgunluğu önlemek için de, beş kiloluk bir demir külçesini ellerine alıyorlardı.

İnişi yavaşlatmak veya tamamıyla durdurmak için, ipe tutunmaları yetiyordu. Dalgıçlar, dayanabilecekleri en derin noktaya ulaştıkları zaman, yakınlarındaki etiketi imzalıyorlar, demir ağırlığı bırakıyorlar, ipe tutunarak yukarıya çıkıyorlardı. Çıkış esnasında basınç azlığı şokunu önlemek için ilk önce su yüzünden altı metre, daha sonra üç metre aşağıda kısa bir süre bekliyorlardı. İlk denemelerde grubumuzdaki bütün dalgıçlar, 65 metrelik bir ipin ucuna ulaştılar. Denemenin ikinci kısmı için doksan metrelik bir ip hazırladık. Bütün mevsim boyunca dalış yaptığım için kendimi, ikinci kademe denemelere her bakımdan hazırlıklı hissediyordum. Üstelik kulaklarım da büyük derinliklerin basıncına alışmışlardı.
Belirli günde, sol elimle demir külçesini tutarak denize girdim. Sağ elimle ipi kucaklamıştım. Süratle aşağıya kayıyordum. Elie-Monnier’in elektrojen grubunun uğultusunu derinliğin çoğalmasına rağmen devamlı olarak aynı kuvvetle işitiyordum.

Temmuz ayındaydık. Vakit öğleydi. Güney en yüksek noktaya ulaşmış olmasına rağmen, aşağıya indikçe ışık süratle azalıyordu. En sonunda, devamlı alaca karanlık bölgenin sınırına ulaştım. Gözlerimin önünden ipin beyaz çizgisi ayrılmıyordu. Beyaz etiketler, hızla geçiyorlardı.

 

Yazarlar: Jacques – Yves Cousteau ve Frederic Dumas
Tercüme eden: Necat Coşkun

Yazı Dizisinin Diğer Bölümleri<< Sessiz Dünya – 15Sessiz Dünya – 17 >>

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

‘Karadeniz’de 5 bölge korunmalı’

Denizlerdeki canlı yaşamının korunmasına yönelik oluşturulan ve AB’nin desteklediği Coconet Projesi’nde Türkiye’yi Türk Deniz Araştırmaları …