Sessiz Dünya – 1

Nihayet, uzun yıllar süren araştırmaların sonucunu içinde bulunduran sandık gelmişti. Çocuklar gibi seviniyorduk.

1943 yılının güzel bir haziran sabahı, hepimizi heyecanlandıran bu küçük sandığın içinde, birbirine yanyana bağlanmış, orta büyüklükte üç tane yüksek basınçlı hava tüpü, hava basıncını azaltan ve havayı belirli ölçüde veren bir cihaz (dedantör)* vardı. Bu dedantörden, uçları bir ağızlığa bağlı olan iki boru çıkıyordu. Bu boruların bağlı olduğu ağızlık tek camlı gözlükle birleşiyordu. Ayrıca kauçuktan yapılmış paletlerde vardı.

Emile Gagnan’la beraber planlarını tasarladığım bu cihazı alarak tenha, küçük bir koya gittik. İçinde 150 atmosfer basınçta hava bulunan tüpleri, arkadaşlarımın yardımıyla sırtıma yerleştirdim. Kauçuk paletleri ayağıma geçirdim ve iki yana yalpalayarak denize doğru yürüdüm.

Deneme ile ilgili planımız çok basitti. Dünyanın en iyi dalıcılarından birisi olan Didi (Frederic Dumas) kıyıda bekleyecekti. Basit bir nefes alma tüpüyle denize açılacak olan karım, başını devamlı olarak suyun içinde tutarak, hareketlerimi izleyecekti. Tehlike sezinlediği zaman, Didi’ye durumu hemen bildirecekti. Bir hamlede 18m. Derine dalabilen Didi’nin beni kurtaracağından emindim.

Derin kısma ulaştığım zaman, sırtımdaki tüplerin ağırlığına rağmen suya batmadığımı gören Didi, kemerime üç buçuk kiloluk demir bir gülle bağladı. Bu sayede yavaş yavaş dibe inebildim. Karada olduğu kadar rahat nefes alabiliyordum. Her nefes alışta hafif bir ıslık sesi, her nefes verişte ise fokurdama duyuyordum. Daldığım zaman nereye gideceğimi daha önceden kestirmiştim. Küçük koyun yakınında küçük bir vadinin bulunduğunu biliyordum. Dibe daldıktan sonra, bu vadiye yöneldim.

Otlar çok uzundu. Mor ve siyah deniz kestaneleri, kahverengi yosunlar göze çarpıyordu. Sarı ve gri renkli sarpalar (*), bunların arasında, ahenkli hareketlerle, ağır ağır dolaşıyorlardı. Güneşin ışınları kuvvetle hissediliyordu. Gözlerimin kamaştıklarını bile söyleyebilirim. Ayaklarımı hafif hafif hareket ettirdikçe, süratle ilerliyordum. Nefes verdiğim zamanlar, daha dibe inebildiğimi görüyordum. Nefes alınca bir miktar yükseliyordum.

Yüzerek, ağır ağır on metre derinliğe indim. Ortam basıncı, yüzeydekinin iki misli olmasına rağmen, bu değişikliği fark etmiyordum. Bunun da sebebi, çevremdeki suyun basıncıyla, teneffüs ettiğim havanın basıncının aynı olmasıydı. Akciğerlerime dolan havanın basıncı, damarlarım aracılığıyla bütün vücuduma yayılıyordu. Kısacası, iç basınçla dış basınç arasında denge kuruluyordu.

Denemenin başlangıcı başarılıydı. Buna çocuklar gibi sevinerek, dip zemine ulaştım. Kayaların etrafında minik uçan dairelere benzeyen pisi balıkları ağır ağır dolaşıyorlardı. Başımı yukarıya çevirip baktım. Yüzey, yuvarlak ve kirli bir ayna gibiydi. Bu yuvarlağın ortasında karım Simone, hareket eden küçük bir taş bebeğe benziyordu. Kolumu sallayarak, daha önce kararlaştırmış olduğumuz işareti verdim. Her şeyin normal olduğunu bildirdim. O da bana aynı işareti tekrarladı. Durumu, kıyıda bulunan Didi’ye ulaştırdığını biliyordum.

Daha, işin başlangıcında bulunuyorduk. Bir çok dalışlar yaparak, cihazımı değişik şartlarda kontrol etmek zorundaydım. Bu yeni cihazın, denizin dibindeki hareketlerime olan etkisini anlamak için, çeşitli cambazlıklar yaptım. Cihaz hareketlerime engel olmuyordu. Nefes alışlarımda da değişiklik meydana gelmemişti. Hareketlerim, karadakiler kadar isabetliydi. Süratim ise, karadakilere yakındı. Denemenin bu ilk aşamasından sonra, 18m. Derine indim. Nefes alışlarımı kontrol ettim. Yine hiç bir değişiklik olmamıştı.

On beş dakikadan beri suyun içindeydim. Vücudumda herhangi bir anormallik hissetmiyordum. Tüplerin içindeki hava bir saatlikti. Üşümeye başlayıncaya kadar dipte kalmaya karar verdim.

Denizin derinliklerindeki Sessiz Dünyaya aşıktık. Daha önceleri, su sızdırmayan basit gözlüklerle, bu derinliğe kadar inebilmiştik. Fakat, bir iki saniyeden daha çok kalamamıştık. Keşfettiğim bu cihazla, ileriye doğru önemli bir adım atmış bulunuyorduk. Philippe Tailliez, Frederic Dumas ve ben, daha önceleri de diğer dalıcılardan daha ileri durumda bulunuyorduk. Buna rağmen çalışmalarımız bizi tatmin etmiyordu. Daha derinlere inmek, daha uzun süre kalmak istiyorduk.

Derinliklerinde nasıl bir hayatın bulunduğunu hatırıma bile getirmeden yıllarca deniz yolculukları yapmıştım. Bir deniz subayıydım. İyi bir yüzücüydüm. Yüzme stilimi mükemmelleştirmekten başka bir gayem yoktu. Çocukluk çağımda, diğer çocuklar gibi kısa derinliklere dalmış, çakıl taşı veya istiridye kabuğu çıkartmıştım.

Derinlik hakkında tek bilgi ve tecrübem bu kısa dalışlardan ibaretti. Bu konuda kuvvetli bir istek de duymuyordum. 1936 yılı, yaz mevsiminde, bir Pazar sabahı arkadaşım Philippe Tailliez, su sızdırmayan bir gözlük verip, dalış yapmamı isteyinceye kadar, durum böylece devam etti. Fakat o sabahtan sonra denizin derinlikleri beni şiddetle kendine çekmeye başladı.

O sıralarda, cesur bir adam olan Lemoigne, Sanariy’de denize dalıyor, sapana benzeyen basit bir silahla balık avlıyordu. Aynı tarihte sık sık denizdeki avcılığı efsaneleşmiş olan Frederic Dumas’dan da bahsedildiğini duyuyorduk. Philippe Tailez’le beraber, bu iki dalıcıyı örnek alarak, elimizden geleni yapıyorduk. Fakat, dalışlarımız asla başarılı olmuyordu. Güzel bir tesadüf, iki yıl sonra bizi Frederic Dumas’la karşılaştırdı. Bu tesadüfün her birimiz için ayrı bir önemi olduğu muhakkaktır. Böylece, ilerideki teşkilatlanmış araştırmaların temeli atılmıştı.

O senelerde, denizaltı avcılığı yeryüzüne yayılmış durumdaydı. Hayalini çalıştıran herkes, kendine göre bir cihaz ve silah icat edip, kullanıyordu. Bu keşiflerde mesleklerin rolü çok büyüktü. Balıkçı zıpkınına yeni bir şekil vermeğe çalışıyor; saatçi, hassas aletlerinden faydalanarak, yeni bir cihaz yapıyor, bahriyeli, daha etkili bir silah bulmaya çalışıyordu. Bu işlerle uğraşanlar arasında, tanışmamalarına rağmen, birbirlerine karşı sonsuz bir yakınlık duygusu doğuyordu. Bununla beraber herkes, birbirinin uyguladığı prensibi, kullandığı cihaz ve silahı sinsi sinsi tenkid ediyordu. Fakat bu tenkitte endişe, kıskançlık ve düşmanlık duygusuna rastlamak imkansızdı.

Yaz mevsimi denemelerle, kış ayları ise yeni buluşlar yapabilme heyecanı içinde geçiyordu. Çevremizde gözümüze takılan madeni her eşyada yeni bir cihaz, yeni bir av silahı görür gibiydik. Kapıların kilitleri, masa çekmecelerinin kulpları, pencere storlarının yaylı mekanizmaları, dikkatimizi çeken eşyalar arasındaydı. Evlerin gözden uzak köşelerinde yığılmış hurda eşyalara ümitle bakıyorduk. Bütün bu müşterek heyecanın gerisinde, kıyılardaki balıkların çoğunu yakalayarak, profesyonel balıkçıları kıskandırmak isteği gizliydi.

(*) SARPA: İzmarit türünden, uzunluğu ortalama 35cm. olan Doğu Atlantik Okyonusu kıyıları, Akdeniz ve Karadeniz’de yaşayan bir balık.
(*) Dedantör: Regülatör.

Yazı Dizisinin Diğer BölümleriSessiz Dünya – 2 >>

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

‘Karadeniz’de 5 bölge korunmalı’

Denizlerdeki canlı yaşamının korunmasına yönelik oluşturulan ve AB’nin desteklediği Coconet Projesi’nde Türkiye’yi Türk Deniz Araştırmaları …