Sessiz Dünya – 4

Binlerce dalış yaptık. Dalışlarımızda suyla temas halinde olan kulaklarımıza, bu plaklardaki seslerden hiçbiri aksetmedi. Buna rağmen denizin içinde bazı seslerin mevcut olduğunu da söylemek zorundayım. Hatta bunların arasında çok enteresan olanları vardır. Su bu sesleri hayret verici bir hassasiyetle nakletmektedir. Fakat bu sesler, ilim adamlarının iddia ettikleri gibi plaklarındaki seslere asla benzememektedirler.

Denizin içinde bir ses işitmek o kadar nadir bir olaydır ki, duyulduğu anda ölçüsüz bir önem kazanıverir. İnsan, elinde olmadan bu sesin sebebini araştırmak ihtiyacını hisseder.

Sessiz dünyada yaşayanlar korkularını, ıstıraplarını ve sevinçlerini asla seslerle ifade etmezler. Bazen, dikkatli bir kulak, dişlerin gıcırdamalarından hasıl olan sese benzeyen hafif bir ses işitir. Bu ses bilhassa kısa bir an nefes tutulacak olursa, daha net işitilir. Buna denizin çıtırtısı denir. İlim adamlarının tespit ettikleri ve büyüterek tekrar duyurdukları ses bundan başka bir şey değildir. Bu sesi tahlil etmenin faydasız olacağını iddia edecek değilim. Fakat denize dalan bir kimsenin bu sesi her zaman duymasına imkan olmadığını da belirtmek isterim.

Acaba bu çıtırtıların sebebi nedir? Suriyeli balıkçılar, kulaklarını sandalların döşemesine dayayarak, denizi dinlerler. Bu çıtırtıları duydukları zaman, derhal ağlarını atarlar. Bu ağların boş çıktıkları bir defa bile görülmemiştir. Suriyeli balıkçılar bu çıtırtıları duydukları zaman, denizaltı kayalıklarının üstünde bulunduklarını anlarlar. Kayaların olduğu yerde de balık yuvalarının bulunduğunu bilirler.

Bazı biyologlar, bu çıtırtıların yengeçlerin kıskaçlarından çıktığını iddia etmektedirler. Gerçekten de yengeçler, bir kavonaza konuldukları zaman kıskaçlarıyla bazı sesler çıkartırlar. Fakat şunu da unutmamak lazımdır ki, Suriyeli balıkçılar yengeç değil, balık avlamaktadırlar. Biz de, çıtırtı işitilen suya daldığımız zamanlar bir tane bile yengece rastlamadık.

Bu çıtırtılar, fırtınaları takip eden sükunet anlarında daha çok işitilmektedir. Fakat, bu kaidenin istisnalarınada sık sık rastladık. Denizdeki tecrübelerimiz arttıkça sonuçlar hakkında kesin fikir yürütmemenin doğru olacağına inanmış bulunuyoruz.

Tropikal bölgelerde yaşayan yerliler, günlük nafakalarını sağlamak için, denizin derinliklerinde dolaşmak zorundadırlar. Fakat, yıllarca önce bir Polonezya’lı balıkçı, su geçirmeyen bir gözlük çerçevesine iki cam takmayı akıl edememiş olsaydı. Bugün insanlar suyun içinde birer körden farksız olacaklardı. Gözle su, aşağı yukarı aynı oranda ışınları kırdıkları için, bir araya geldikleri zaman kornea, merceklik görevini tam olarak yapamaz.

Işınların taşıdıkları hayaller retina üzerinde teşekkül ederek görüşün bulanık olmasına sebep olur. Bu bulanıklık bir sarhoşun bakışlarındakinden farksızdır. Halbuki, maskesindeki camların gerisinden bakan dalıcı, cisimleri tamamı ile net olarak görür. Buna karşılık cisimler, olduklarından daha büyük ve daha yakınlaşmış görünürler. Başka bir deyimle, denizin içinde iki belirli nokta arasındaki mesafenin dörtte bir kısalmış olarak göründüğünü söyleyebiliriz. Bunun sebebi de, suya girerken kırılan ışınların, bir kere de maskenin camından geçerken kırılmış olmalarıdır.

İlk dalışlarımda bu göz aldanmasıyla ilgili garip olaylarla karşılaşmıştım. Çok yakınımdaymış gibi görünen cisimleri tutmak için elimi uzatıyor, fakat tutamıyordum.

Bu göz aldanması, denize dalanların masala benzeyen hikayeler anlatmalarına yol açmaktadır. Mesela, iki metre boyunda bir köpek balığıyla karşılaşan bir yüzücü, gördüğü canavarın üç metre boyunda olduğunu söyler. Bu mübalağalı anlatış tarzı, o şahsın palavracı oluşuna işaret sayılmamalıdır. Sadece, yukarıda sebebini izah ettiğim söz aldanmasına kurban gitmiştir.

Bir günün başlangıcında ışık durumu, karada ve suyun içinde kendini başka başka belli eder. Güneşin doğuşundan önceki alaca karanlık devresinde karada hafif bir aydınlık göze çarpmasına karşılık, suyun içinde tam bir karanlık hüküm sürer. Güneş doğar doğmaz, karada bulunan her cisim bol bir ışıkla aydınlanıverir. Buna karşılık yatay olarak suyun yüzüne çarpan güneş ışınları, kırılıp, sekerek, derinlere nüfuz edemez. Işınların denizin dibini de aydınlatabilmesi için, güneşin bir hayli yükselmesi gerekir. Diğer taraftan, akşam olurken bu olayın tam tersi tekrarlanır. Suyun derinliklerindeki aydınlık derece derece kaybolur. Güneş battıktan bir müddet sonra bile, denizin dibinin oldukça aydınlık olduğu görülür.

Tamamıyla şeffaf ve berrak olan bir su. Otuz metre derinlikte zifiri karanlık içindedir. Dalıcı yoluna devam ederek, dibe ulaştığı zaman hafif bir aydınlıkla karşılaşır. Buna da sebep, zemine çarpan ışınların yansımalarıdır.

Hava tüpüyle dalışların sınırı olan doksan metre derinlikte, insan ümit ettiğinden daha çok ışık bulmaktadır. Bu kadar aydınlık, siyah-beyaz fotoğrafın çekilmesine kafi gelmektedir.

Suyun şeffaflık derecesi sadece ayrı yerlerde değişiklik gösteremez, bir tabakadan diğerine dikey olarak geçerken de değişir. Birbirlerinden tam bir nitelikle ayrılan bu tabakaların gözünüzün önünde canlanabilmesi için, bir kontraplağı düşünmelisiniz. Bu tabakalar çok önemlidir.

Bir gün, Cassidaigne civarındaki ıssız kayalıklarda avlanmaya gitmiştik. Otuz metre derinlikte Dumas, kırk kiloluk bir keleri zıpkınlamaya muvaffak olmuştu. Zıpkın, hayvanın ensesine saplanmış olmasına rağmen, öldürememişti. Kurtulmak için çırpınıyor. Didi’yi kuvvetle sürüklüyordu. Bu sırada, tüplerimizdeki havanın tükenmek üzere olduğunu fark etmiştik. Mücadeleye devam etmek bizim için tehlikeli olabilirdi. Avımızı bırakmaya da gönlümüz olmuyordu. Dumas süratle hareket ederek, kelere yetişti. Kucakladı. Hançerini kalbine sapladı. Açılan yaradan kan, bir fıskiye gibi fışkırdı. Bu kan yeşildi.

Gözlerime inanamıyordum. Hayvana iyice yaklaştığım zaman, aldanmamış olduğumu gördüm. Suyu bulandıran kan, yeşil akıyordu. Diğer taraftan, bu olaya önem vermemiş olan Dumas, avıyla beraber vakit kaybetmeden satha doğru yükselmeye başlamıştı. On sekiz metre derinliğine ulaştığımız zaman, yaradan akan kan bildiğimiz gibi kırmızı renkteydi.

Bu ilgi çekici olaydan bir süre sonra, benzeri bir olay benim de başıma geldi. Elli metre derinlikte dolaşırken bir kaza sonucu parmağımı kesmiştim. Bu basit olay zihnimin iyice bulanmasına sebep olmuştu. Kanım yeşil akıyordu. O sırada derinlik sarhoşluğunun tamamı ile tesiri altında idim.

Bu sarhoşluğun tesiri ile kanımın yeşil akmakta olduğunu zannetmiştim. Fakat bir kaç saniye sonra “keler”hadisesini hatırlayarak, sakileştim. Hakikatte kanım renk değiştirmemişti. Bu göz aldanmasına rağmen kırmızıydı.

Starbuck, meşhur “Moby Dick”isimli eserinde: “Gemimde balinadan korkmayan insanın yeri yoktur!”demektedir. Ben, bu cümleyi şu şekilde değiştirmeyi faydalı buluyorum: “Denizden korkmayan insan, denize girmemelidir!”

Yazı Dizisinin Diğer Bölümleri<< Sessiz Dünya – 3Sessiz Dünya – 5 >>

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

‘Karadeniz’de 5 bölge korunmalı’

Denizlerdeki canlı yaşamının korunmasına yönelik oluşturulan ve AB’nin desteklediği Coconet Projesi’nde Türkiye’yi Türk Deniz Araştırmaları …