Sessiz Dünya – 12

Dinamit kulaklarda etki yapıyordu. Basınç dalgaları çıplak vücudumuzda şiddetli bir sarsıntıyla kendini belli ediyordu. 500 gramlık alman tolip kalıplarının etkisi aynı değildi. Sarsıntıyı vücudunuzun her tarafında şiddetle hissediyorduk. Basınç dalgası bize ulaştığı zaman kocaman bir kum torbasının göğsümüze kuvvetle çarptığını zannediyorduk.

Her denemede patlayıcı maddeye biraz daha sokuluyorduk. Endişeyle bekleyen bekleyiş dakikalarında, birbirimizle bakışıyor, işaretleşiyorduk. Bu işaretler budalalığımızı kabul ettiğimizi açıklıyordu. Bir gün, diğerlerine kıyasla daha zayıf bir patlayıcı madde, Taillies ile Dumas’ı ölümle burun buruna getirince, bu tehlikeli oyundan vazgeçmeye karar verdik.

Bu denemelerle ilgi çekici sonuçlar elde etmiştik. Çıplak vücutla dalan dalgıç, kauçuk elbiseli dalgıca kıyasla, patlayıcı maddelere daha çok mukavemet edebiliyordu. Patlama sonunda meydana gelen basınç, çıplak insan vücudunda, sudaki süratiyle yayılıyordu. Bu etki, vücudun her noktasında aynı şiddette kendini hissettiriyordu. Basıncın, klasik dalgıç elbisesiyle dalan bir dalgıca tesiri ise bambaşka oluyordu. Dalgıcın başı, madeni bir başlıkla muhafaza edildiği için, basıncın başa olan etkisi çok hafifti. Kauçuktan yapılmış olan elbise daha yumuşak olduğu için vücudun o kısımları basıncın etkisini daha şiddetle hissediyordu. Böylece basıncı hissedişte bir dengesizlik oluyordu.

Dumas, daha sonra balıklarla meşgul olmağa başladı. Küçük patlayıcı maddeler hazırlayıp, bunları bölgedeki balıkların üstünde denedi. Kalıp halindeki patlayıcı maddeyi demir testeresiyle kesişini, uzun bir zıpkının ucundaki oyuğa yerleştirişini ve el bombalarından çıkarttığı fünyeleri bu mekanizmaya ekleyişini, korkuyla seyrediyorduk.

Didi bir gün, ucunda patlayıcı madde bulunan zıpkınların kullanılışını yakından görmemiz için bizi davet etti. Bu denemede hazır bulunmak üzere hepimiz suya daldık. Dumas, büyük bir keler sürüsünün arasına girdi. İçlerinden en irisini gözüne kestirerek, Tetiği çekti. Zıpkın, balığın vücuduna saplandı. Açılan yaradan, minik hava kabarcıklarıyla karışık bir kan şeridi suya karışıyordu. Bir kaç saniye sonra, bir patlama oldu. Bu zayıf, fakat kuru ve net bir patlamaydı. Koskoca balık yıldırım isabet etmiş gibi sarsıldıktan sonra, bir daha kımıldayamadan ağır ağır dibe çöktü.

İlerisi için ümit verici bir sonuçtu bu….

Mayınları zararsız hale getirmek, grubumuzun çalışma programına dahil değildi. Fakat, Toulon ve Hyeres limanlarındaki yarı batık gemilerin tekrar yüzdürülmelerini sağlamak için, her şeyden önce civarı serseri mayınlardan temizlemek gerekiyordu. Bunları harp sırasında Almanlar bırakmışlardı. Çalışmalarımızı, bu iş de uzman olan birliklerle birleştirmemiz emredilmişti.

İlk olarak işe Hyeres’den başladık. Çevredeki eski balıkçıları sorguya çekerek, batık gemilerin yerlerini tespit etmeye çalıştık. Hyeres adalarının etrafı batık gemilerle çevriliydi. Balıkçıların verdikleri bilgiler çok karışıktı. Fakat, bu serseri mayınların bunların arasından korkusuzca geçilebilecek bir kanal bulmak o kadar zor değildi. Bu balıkçılardan temin ettiğimiz sandalların kılavuzluğuyla, Hyeres körfezinden tehlikesizce geçtik. Bu sırada gemimizin süratini azaltmağa ihtiyaç hissetmemiştik. Kararımız, o geceyi Hyeres’de geçirdikten sonra, ertesi sabah çalışmalara başlamaktı.

Ertesi sabah, güneş doğarken, geminin güvertesine çıktım. Denizi seyretmeğe başladım. Alaca karanlıktı kocaman, siyah bir cismin bordayı yalayarak geçtiğini gördüm. Geminin süratini azaltmalarını emrettim. Bu sırada herkes denize bakıyordu. Birkaç saniye sonra, yakınımızda kocaman, siyah bir cisim daha belirdi. İncecik antenlerini görebiliyorduk. Körfezdeki mayın tarlasının ortasına düşmüştük. Balıkçıların güvendikleri kanal, aslında bir ölüm tuzağından başka bir şey değildir.

Aşağıdan bakıldığı zaman bu mayınlar insanı denizin içinde bile korkuyla titretiyordu. Görünüşleri çok korkunçtu. Her tarafları yosun ve midye bağlamıştı. Suyun yüzünden çıkan
antenleri,deniz kestanelerinin dikenlerine benziyorlardı.

Denizin derinliklerine uzanan zincir halatları da midye bağlamıştı. Elimizde saatli bomba olmadığı için,melinit kalıbıyla birlikte mayında patlıyordu. Akıntıların ve dalgaların etkisiyle bizde mayın gibi daimi olarak hareket halindeydik. Manevralarımızı kontrol edemediğimiz anlar oluyordu. Bu esnada sırtımızdaki hava tüpleri mayının antenlerine çarpabilirdi. Bu kuvvetli temas, mayının derhal patlamasına sebep olabilirdi. Bu kadar oynak ve cilveli bir ortamda çalışmak, insanın tüylerini korkuyla ürpertiyordu.

D.A.G.’ ın kurulusundan birkaç ay sonra, anti-asdik kapların çalışmasının filmini çekmekle vazifelendirdik. Asdik’i radarın küçük kardeşi kabul edebiliriz. İkinci dünya savaşında müttefikler, bu ültra – sonik cihazı, deniz altıların yerini bulmak için kullanıyorlardı. Almanlar bu cihaza anti-asdik haplarla cevap verdiler. Sıkıştırılan denizaltı, saldırganlardan kurtulmak için su yüzüyle kendisi arasına tenekeden yapılmış kocaman bir kutuyu yerleştiriyorlardı. Bu kutu, devamlı olarak bol miktarda hava kabarcığı çıkartıyordu. Bu hava kabarcıkları, deniz altıyla su yüzü arasında ince ve geniş bir tabaka meydana getiriyordu. Deniz altıyı takip eden gemilerin asdiklerinden gönderilen ses dalgaları, suni olarak yaratılan bu hava kabarcığı perdesine çarpınca, aldatıcı işaretler almaya başlıyordu. Takip edenler, kendilerini bu aldatıcı işaretlere göre ayarlarken, denizaltı, süratle uzaklaşıp, kaçıyordu. Bu arada takip edenler, uygun zamanın geldiğini zannederek, bomboş denizi bombalıyorlardı.

Yazarlar: Jacques – Yves Cousteau ve Frederic Dumas
Tercüme eden: Necat Coşkun

Yazı Dizisinin Diğer Bölümleri<< Sessiz Dünya – 11Sessiz Dünya – 13 >>

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

‘Karadeniz’de 5 bölge korunmalı’

Denizlerdeki canlı yaşamının korunmasına yönelik oluşturulan ve AB’nin desteklediği Coconet Projesi’nde Türkiye’yi Türk Deniz Araştırmaları …