Sessiz Dünya – 3

Aynı yerde bir gün Didi, büyük bir kaza atlattı ; yirmi iki metre derine dalmıştı. Ben de Dodero adındaki kayıkta kalmış, kompresörü kontrol ediyordum. Bütün dikkatim kompresörde ve denize inen boruda toplanmıştı.

Bir elimle boruyu tutmuştum. Birdenbire borunun ucu kompresörden kurtuldu. Boru denize düşüp, gözden kaybolacağı anda bir ucundan yakalayabildim. Bütün gücümü sarf ederek süratle tekrar kayığın içine çektim. Aynı anda borunun denizde olan kısmının şiddetle çekildiğini hissettim. Bu çekmeyi Didi yapıyordu. Kalan tüm gücüyle boruya asılarak, kendisini suyun üstüne çıkartmağa çalışıyordu. En sonunda başı suyun üstünde göründü. Yüzü kıpkırmızı olmuş, gözleri dışarı fırlamıştı. Buna rağmen soğukkanlılığını muhafaza etmekte olduğunu gördüm. O anda Didi’nin karşılaşmış olduğu tehlikenin büyüklüğünü ikimiz de anladık. Didi, dipte hemen hemen üç atmosfer basınçlı havayı teneffüs ediyordu. Borunun ucu birdenbire kompresörden kurtulunca, ciğerleri doğrudan doğruya normal hava basıncıyla karşı karşıya kalmıştı. Eğer zamanında nefesini tutmamış olsaydı, göğüs kafesi insafsızca ezilebilirdi.

Bu kazadan sonra cihaza dönüş yolunu kapatan bir supapla bir yedek hava tüpü ilave ettik. Böylece, borunun kopması ve yerinden çıkması gibi kazaların tehlikesini önlemiş olduk. Bununla beraber dalışlarımızda bir boruyla dış dünyaya bağlı olmak, su altı gezintilerimizin serbestliğini önleyen önemli bir sakıncaydı.

1942 yılının son günlerinde, Fransa’nın Lizbon Elçiliğine deniz ateşe muavini olarak atandım. Emri alır almaz derhal yolculuk hazırlıklarına başladım. Önemli bir görev almanın verdiği mutluluğun yanında, dalış tecrübelerinden ve arkadaşlarımdan ayrılmanın üzüntüsü yer almış bulunuyordu.

Fakat yeni görevime gideceğim sırada Güney Fransa’nın düşman tarafından istila edilmesi, bu bölgede bulunan filoya ait gemilerin kendi kendilerini batırmaları ve bütün verilmiş olan emirlerin iptal edilmeleri, yeni görevime gitmemi engelledi. Eğer Portekiz’e gitmiş olsaydım, meslek hayatım tamamıyla değişecek, müstakil olarak çalışan dalgıç cihazını keşfetmek ve kullanmak fırsatını bulamayacaktık.

Tamamıyla otomatik, güvenilir bir cihazın hayali ile dolu bulunuyorduk. Başka bir şey düşünemez olmuştuk. Gerçekleştiremediğimiz bu hayalin üzüntüsü içinde bulunduğumuz bir sırada, 1942 yılında Paris’te Emile Gagnan’a rastladım. Emile Gagnan, mühendisti. Üzüntülerimizi kendisine anlattığım zaman gözleri parladı. Sözlerimi yarıda kestikten sonra, plastik kaplı bir cihaz uzatarak: “Böyle bir şey mi düşünüyordunuz? Diye sordu. Bu detantörü, otomobil motorlarını hava gazıyla çalıştırabilmek için yaptım.”

Benzinin zor bulunan bir madde haline gelişi, sentetik madde endüstrisinin gelişmesine sebep olmuştu. Bunun da çalışmalarımızın geleceği bakımından ümit edilmedik tesirleri olacaktı. Bir insanın nefes alışı ile motorun benzinle beslenişi arasında hayret verici bir benzerlik vardı.

Detantör, birkaç hafta içinde su altı faaliyetlerine elverişli bir hale getirildikten sonra, Boulogne fabrikalarında “Dışarıdan hiçbir müdahaleye ihtiyaç hissetmeden çalışabilen dalgıç cihazının yeryüzündeki ilk örneği” doğmuş oldu

İlk denemeler Marne’da yapıldı. Kalbim çarparak bulanık suya daldığım sırada, Gagnan’la arkadaşı Gauthier hareketlerimi gözleriyle takip ediyorlardı. İlk saniyelerden itibaren ümitsizliğe kapıldım. Yedi veya sekiz metre derine inerken, cihazın başarısızlık sebeplerini metodik olarak düşünmek mecburiyetinde kaldım. Yatay olarak yüzdüğüm sırada cihaz mükemmel çalışıyordu. Fakat ayakta durduğum zaman hava, Fernez cihazında olduğu gibi devamlı olarak, bol miktarda boşalıyordu. Bu da havanın kısa zamanda azalmasına sebep olacaktı. Başım aşağıda olmak üzere dik durduğum zamanda, bu olayın tam tersi oluyor, hava zorlukla geliyordu.

Soğuktan titreyerek, üzgün bir ifadeyle Gagnan’a durumu anlattım. Dönüş yolculuğunda uzunca bir süre hiçbir şey konuşmadık.

Sonra ciddi bir şekilde konunun tartışmasını yaptık. Paris’e ulaşmadan önce, cihazın aksamasının sebebini bulmuş, düzeltilmesi için bir proje hazırlamıştık.

Suyun içinde ayakta durduğum zaman, verdiğim nefesi dışarı atmakla görevli olan subap, detantörün merkez kısmından yirmi santimetre yukarıda kalıyordu. Detantör ise devamlı olarak hava vermeğe devam ediyordu. Böylece cihazın iki kısmı arasında gerekli işbirliği meydana gelmiyordu. Bunu sağlamak için, ikinci bir boru ilave edilmeli, başlıktaki hava subapı da detantörün altına yerleştirilmeliydi.

Düşündüğümüz değişiklik yapıldıktan sonra, cihaz yeni şekliyle, 1943 yılı güzel bir haziran sabahı, bir sandık içinde gönderildi.

Dalışlarımızın çoğunu bir amaca ulaşmak için yaptık. Bu amaç bazen batık bir gemiyi keşfetmek, bazen serseri mayınları imha etmek, bazen de bilimsel denemeler yapmaktı. Bu arada, sadece zevkimizi tatmin etmek için de dalışlar yaptık.

Bu dalışlarda en hoşumuza giden şey, kendimizi bütün sıkıcı ağırlıklardan kurtulmuş olarak hissetmekti. Karada yaşayan bütün canlılar, ayakta durabilmek için aşırı bir enerji sarf ederler. Deniz, bizi hem bu enerji sarfından, hem de yerçekiminin etkilerinden kurtarıyordu.

Yanlış bir düşünce de şişmanların, zayıflara nazaran daha kolaylıkla yüzebilecekleridir. Hakikaten yağ, adaleden biraz daha hafiftir. Fakat , pratikte vaziyetin böyle olmadığını bir çok defa gördük. Bunun izahı gayet basittir. Şişman insanların göğüs kafesleri ve ciğerleri, zayıflara kıyasla daha gelişmiş vaziyettedir. Bu yüzden suyun içinde daha çok hafiflemiş olurlar.

Ağırlığın bahis konusu olmadığı bu ortamda, ilk zamanlar insana bir hayli garip görünen olaylar cereyan etmektedir. Mesela, bir geminin güvertesinde çalışırken kırılan bir çekiç suya düşecek olursa, madeni kısmın dibe battığını, tahta kısmın yüzeyde kaldığını görürsünüz. Denizin altında çalışırken, elinizdeki alete hakim olamadığınızı görüp hayret içinde kalırsınız. Bu aletin değdirmek istediğiniz yerden daha başka istikametlere doğru yön değiştirdiğini fark edersiniz. Elinizdeki hançerin bir mantar gibi hafifleştiğini hissedersiniz. Havadaki ağırlığı otuz beş kilo olan fotoğraf makinelerinin tüy gibi hafifleştiğini fark ederek hayret edersiniz. Dalgıcın su üstündeki dengesinin bozulmaması için, ağırlığının iyice hesaplanması gerekir. Derindeyken her bir hava tüpünün ağırlığı başlangıçta birer kilodur. Nefes aldıkça bu ağırlık yavaş yavaş azalır. Tamamıyla boşalınca, tüpler üç kiloluk bir kuvvetle yukarı doğru itilirler. Dalışın mükemmel olabilmesi için, dalgıcın başlangıçta biraz ağır olması gerekir. Dalışın sonuna doğru dalgıç bir miktar hafiflemiş olur.

Bütün yüzücüler gibi balık-adamlar da ılık suyu severler. Fakat, her zaman ılık su bulmak imkansızdır. Biraz derine inince su birdenbire buz gibi oluverir. Akdeniz’de suyun en sıcak olduğu ay ağustostur. Fakat bu sıcaklık ancak yüzeydedir. Derine inildikçe suyun soğuduğu hissedilir. Her şeye rağmen bu soğukluk tahammül edilemeyecek derecede değildir. Haziran ve kasımda, on beş metre derinlikte bile su ılıktır. Temmuz ve ağustosta ılık suyun sınırı otuz metre derinlikten geçer. Balık-adamlar için en ideal ay eylüldür. Ilık suya altmış metre derinlikte bile rastlamak mümkündür.

Yukarıda bahsettiğimiz ılık su sınırını biraz geçince insan birdenbire kendini buz gibi bir bölge içinde bulur. Sıcaklık ani olarak 13 dereceye düşer. Ilık ve soğuk bölge arasında, üçüncü bir bölge yoktur. Ilık suyla soğuk su, bir kasenin içindeki su ile zeytinyağı gibi kesin bir çizgiyle birbirlerinden ayrılırlar.

Deniz, tam bir sessizliğin hüküm sürdüğü, dünyamızdan ayrı bir dünya gibidir. İlim adamlarının yakın tarihteki ısrarlı iddialarına rağmen, bunu kesinlikle belirtmekten çekinmiyorum. Bazı ilim adamları, denizin içindeki sesleri hassas cihazlarla plağa alarak, çeşitli vesilelerle bütün dünyaya dinletmişlerdi. Bu plaklar, meraklılar tarafından satın alınmışlardı. Bunların gerçekle hiç bir ilgileri olmadıklarını kesin olarak belirtmek isterim.

Yazı Dizisinin Diğer Bölümleri<< Sessiz Dünya – 2Sessiz Dünya – 4 >>

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

‘Karadeniz’de 5 bölge korunmalı’

Denizlerdeki canlı yaşamının korunmasına yönelik oluşturulan ve AB’nin desteklediği Coconet Projesi’nde Türkiye’yi Türk Deniz Araştırmaları …