Sessiz Dünya – 17

Altmış beşinci metre azot tadını ağzımda duydum. Aynı anda da derinlik sarhoşluğunu şiddetle hissetmeye başladım. Sağ elimle ipe sıkı sıkıya tutunarak, olduğum yerde durdum. Kafamın içi karmakarışıktı. Sebepsiz bir neşe içindeydim. Düşüncelerimi, gerçekle ilgili konulara kaydırmak için insanüstü bir çaba sarf ettim. O anda ilk aklıma gelen şey, suyun rengini tayin etmek oldu. Dikkatle etrafıma baktım. Deniz mavisiyle lacivert arasında tereddüt ettim. Bir türlü kesin kararımı veremiyordum. Bu karasızlık içinde dikkatimi çeken tek şey, kendimi tavanı ve döşemesi olmayan muazzam, mavi bir odada gibi hissetmekte oluşumdu. Kulaklarıma akseden Elie-Monnier’nin elektrojen grubunun uğultusunu dünyanın nabız sesleri zannetmeye başlamıştım.

Kalemimi alarak en yakınımdaki etiketin üstüne: “Azotun çok pis tadı var” diye yazdım. Henüz kalemin elimde olduğunu hissedebiliyordum. Biraz sonra, gençliğime ait hatıralar hayalimde canlandı. Kendimi hasta olduğum günlerden birinde görüyordum. Bir yatağa uzanmıştım. Korku içindeydim.

Dünyada mevcut olan her şeyin, sonsuz bir karanlıkta olduğunu hissediyordum. Parmaklarım birer sosis; dilim, bir tenis topu; hava borusunun ağızlarını tutan dudaklarım, durmadan şişen bir balon; hava her an kıvamı koyulaşan bir şurup; etrafımı saran su, soğuk bir pelte gibiydi. Her saniye çoğalan bir şaşkınlık ve sersemlik içinde, ipi sımsıkı tutuyordum. İşte bu sırada yanı başımda, başka birisinin durduğunu hissettim. Bana şaşılacak derecede benzeyen bu şahıs, hem benden çok genç, hem de sonsuz bir hareket serbestliğine sahipti. Beni bir zavallı gibi gördüğünü belirten, alaycı bir gülüşle yüzüme bakıyordu. Kısa bir süre sonra, hareketlerimi bir maymun gibi taklit ederek, ipi bırakmamı ve daha aşağıya inmemi emretti. Seraba benzeyen hayal oyunları her an gözlerimin önünde şekil değiştiriyordu. Tam bir sarhoşluk içindeydim.

Seksen metreyi gösteren etiketin yakınında su, birdenbire aydınlanıverdi. Karanlık bir geceden, maskeli bir aydınlığa geçtim. Aşağıya indikçe aydınlık, derece derece çoğalıyordu. İpin dik ve gergin durmasını sağlayan büyük demir külçesi, altı metre altımda, boşlukta sallanıyordu. Sondan bir önceki etiketin yanında durdum. Bütün soğukkanlılığımı toplayarak, ipin ucuna kadar kaydım. Doksan metreye kadar ulaşmıştım.

Dip karanlık ve ıssızdı. Boş midye kabukları ve ölü deniz kestaneleri göze çarpıyordu. Şuurumu tamamıyla kaybetmiş olduğum için, bu kadar büyük bir basınç altında, sert hareketlerin tehlikeli olabileceğini hatırlıyordum. Tüplerimden gelen havayı yavaş yavaş ciğerlerime doldurdum, yavaş hareketlerle sonuncu etiketi imzaladım. Fakat duygularımı düzgün bir cümleyle anlatmayı başaramadım.

Elimdeki ağırlığı bıraktım. Ciğerlerimi yavaş yavaş şişirdim. Süratle yukarı çıkmaya başladım. Her hamlede iki etiketi birden geçiyordum. Yetmiş metreye ulaşınca, sarhoşluğum birdenbire geçiverdi. Başımın içindeki karışıklık yok oldu. İkiz kardeşim de ortadan kaybolmuştu. Hava, ciğerlerimi daha kolaylıkla şişiriyordu. Devamlı alca karanlık bölgesinin sınırına doğru süratle yükseliyordum.

Su yüzüne altı metre kala, beş dakika durdum. Üç metre aşağıda ise on dakika bekledim. Çok üşüyordum. Dişlerim birbirine çarpıyordu. Buna rağmen, vücudumun azalan basınca alışması için gerekli zamanı geçirmeye çalıştım.

Dışarıya çıktıktan sonra, yarım saat kadar dizlerimde ve omuzlarımda hafif bir ağrı hissettim. Philippe Tailliez ise dalıştan, iki gün devam eden şiddetli baş ağrısıyla döndü. Georges, bir saat şuurunu toparlayamadı. Jean Pinard, yetmiş metreye kadar inebildi. Dumas’a gelince, derinlik sarhoşluğunu seksen ile doksanıncı metre arasında şiddetle hissetmişti. İçimizde en çetin ceviz olan Fargues ile Morandiere, doksan metre derinlikte hafif olmak şartıyla bazı işler yapabileceklerini söylediler. Buna rağmen, hiç birimiz en derindeki etikete, anlamlı bir cümle yazamamıştık.

Sonbaharda teşebbüsümüzün üçüncü kademesi için gerekli olan bütün hazırlıkları tamamlamış bulunuyorduk. Yüz yirmi metrelik bir ip derecelenerek beyaza boyanmış ve etiketleri bağlanmıştı.

Bu denemede bir ihtiyat tedbiri olmak üzere, belimizden başka bir iple bağlı olarak dalış yapmayı karalaştırmıştık. Bir yedek dalgıç, tehlike anında dalışa hazır bir durumda güvertede bekleyecekti.

Çekilen kurada ilk olarak dalma hakkını, baş öğreticimiz Maurice Fargues kazandı. İndikçe, ipi belirli bir tarzda çekerek, işlerin yolunda gittiğini bildiriyordu. Fakat birdenbire işaretler kesiliverdi. Sonsuz bir endişe içindeydik. Daha çok beklemeye tahammül edemeyen yedek dalgıç Jean Pinard suya atladı. Biz de ipini süratle yukarı çekmeye başladık. İki dalgıcın ellinci metrede karşılaşacağını hesaplıyorduk. Gerçekten de Jean Pinard, Fargues’a ellinci metrede ulaşmış ve ağızlığının dudakları arasında olmadığını görerek, korkuya kapılmıştı. Üstelik Fargues, tamamıyla hareketsizdi.

Yukarı çıkardıktan sonra Fargues’ı kurtarmak için, tam beş saat uğraştık. Fakat ne yaptıysak fayda etmedi. Derinlik sarhoşluğu tam bir baygınlık halini aldığı için, ağızlığın dudakları arasından kaydığını fark edememişti. Yukarı çekinceye kadar, yuttuğu suların tesiriyle boğulmuştu. Tetkik etmek için iskandil ipini çektik. Fargues, yüz yirminci metredeki etiketi imzalamıştı.

Fargues, Denizaltı Araştırma Grubunun kuruluşundan beri bizimle beraber eşsiz bir fedakarlıkla çalışmıştı. Cesur ve mert bir arkadaştı. Onun hatırasını edebiyen saklayacağız. Kırdığı rekor, hayatına mal olmuştu.

Yazarlar: Jacques – Yves Cousteau ve Frederic Dumas

Tercüme eden: Necat Coşkun

Yazı Dizisinin Diğer Bölümleri<< Sessiz Dünya – 16Sessiz Dünya – 18 >>

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

‘Karadeniz’de 5 bölge korunmalı’

Denizlerdeki canlı yaşamının korunmasına yönelik oluşturulan ve AB’nin desteklediği Coconet Projesi’nde Türkiye’yi Türk Deniz Araştırmaları …